Her yıl adli tatilin sona ermesiyle birlikte, 6 eylülde yeni adli yıl başlamakta, bu vesilesiyle Yargıtay Başkanlığınca yapılan törende, Yargının sorunları dile getirilmektedir.
Biz bu yazımızda Mahkemeler, İstinaf Mahkemeleri ve Yargıtay hakkında ilgiyle okuyacağınızı umduğum bazı tarihi bilgiler aktararak, adli yıl açılış törenlerinden kısaca bahsedip, yargının sorunlarından bağımsızlık, tarafsızlık ve yargının asli görevi üzerinde durmak istiyoruz.
138 Yaşındaki Yüksek Yargı
DİVANI AHKAMI ADLİYE / YARGITAY
Adli mahkemelerin verdiği karar ve hükümleri temyiz yolu ile inceleyen son merci olan Yargıtay’ın, 1868 tarihinde “Divanı Ahkamı Adliye” adıyla kurulduğunu görüyoruz. 19.Yüzyıla kadar, Osmanlı Döneminde yüksek mahkemeye rastlanmazken, Padişah Sultan Abdülaziz’in iradesi ile 6 Mart 1868 Cuma günü Yargıtay’ın temelini oluşturan yüksek mahkeme “Divanı Ahkamı Adliye” adiyle kurulmuştur. Onbir yıl sonra, 1879 yılında “Mahkeme-i Temyiz” adını almıştır.1945 yılında 4695 sayılı Kanun ile de temyiz mahkemesinin adı YARGITAY olmuştur.
Divanı Ahkâmı Adliyenin başına, kuruluşunda büyük emeği geçen Halep Valisi Ahmet Cevdet Paşa getirilmiştir. Yargıtay’ın ilk Başkanı büyük hukukçu, Mecelle’yi de hazırlayan Ahmet Cevdet Paşa’dır.
Divanı Ahkamı Adliye’nin yürütmeden bağımsız bir yüksek yargı organı olarak faaliyetini sürdürürken sonradan Adliye Nezaretine ( Adalet Bakanlığına ) dönüştürülmesi sebebiyle ismi “Mahkeme-i Temyiz” olarak değiştirilerek yetki ve sorumlulukları aynen bırakılmıştır.
YARGITAY İSTANBUL’DA KURULMUŞ, SİVAS VE ESKİŞEHİR’DEN SONRA ANKARA’YA TAŞINMIŞTIR
“7 Haziran 1920 tarihinde TBMM Hükümeti tarafından kabul edilmiş ilk yasalardan olan 4 sayılı yasa ile merkezi Sivas ilinde olmak üzere biri Hukuk, biri Ceza, biri Şer’iye ve biri de Dilekçe Dairesi olmak üzere 4 daireden kurulu Temyiz Heyeti (Yargıtay) oluşturulmuştur.” “…Yargıtay’ın Sivas’ta kuruluşu ile eş zamanlı, çalışma usulü ve sistemi konusunda yeni yasalar çıkarılmamış olduğundan, bu hususlarda Osmanlı Devletinin yürürlükte bulunan yasaları uygulanmaya devam olunmuştur.” Ancak İstanbul’da bulunan Yargıtay da bu sırada varlığını sürdürmüştür. 04.11.1922 tarihinde İstanbul’un Milli Hükümet buyruğu altına girmesi sonucu her iki Yargıtay’ın birleştiği hususu İstanbul’daki Yargıtay’da bulunan dosyaların Sivas’taki Yargıtay’a gönderilmiş olmasından anlaşılmaktadır.” (1)
Cumhuriyetin ilanından sonra, Sivas’ın coğrafi şartları, özellikle ulaşımın zorluğu dikkate alınarak 1923 yılında Yargıtay Eskişehir’e taşınmıştır. Eskişehir, 1923- 1935 yılları arasında 12 yıl Temyiz Mahkemesi’ne ev sahipliği yapmıştır. 1935 yılında 2769 sayılı Kanun kapsamında Temyiz Mahkemesi Ankara’ya taşınmıştır.
Divanı Ahkamı Adliye o gün için padişah iradesi ile kurulmuş ve kuruluş amacı “irade” ile şöyle açıklanmıştır; “ Halkın haklarının güven altına alınması konusunda padişahın her zaman ve aralıksız gösterdiği çabalar sonucunda adalet işlerinin, yürütmeden ayrılarak yargılamanın güvenliğe ve bağımsızlığa kavuşturulması, padişah katında doğru ve uygun görülmüş bulunduğundan onun izni ile kanuni davalar için en büyük mahkeme olarak Divanı Ahkamı Adliye kurulmuştur.” (2)
Günümüzde tartışılmaya devam edilen, “yargı bağımsızlığı” ve “hakim teminatı” nın, ‘yargılamanın güvenliğe ve bağımsızlığa kavuşturulması’ tanımlamalarıyla Divanı Ahkamı Adliye’nin kuruluş amaçları arasında yer almaktadır. Kurumsal yapı oluşmadan önceki dönemlerde de, yargı mercilerinin bağımsız hareket edebildikleri, yargı karşısında zengin-fakir, makam sahibi-sade vatandaş ayrımı yapılmadan herkesin eşit olduğu, o zaman kanunları vaaz eden gücün- padişahın- bile hakim karşısında sade vatandaşla aynı şartlarda yargılandığı örneklerini görmekteyiz. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bazı makam sahiplerinin mahkeme davetlerine icabet etmediklerini, mahkemelerin de zorla getirtme gücünü kullanmadıkları/ kullanamadıklarını hatırlarsak, asırlar öncesinde yargı bağımsızlığı ve yargı erki konusunda önemli mesafeler kat edildiğini görmekteyiz.
YARGITAY’IN TARİHÇESİ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TARİHİ BAĞLARINA EN GÜZEL ÖRNEKTİR
Burada çok özet olarak sunmaya çalıştığımız Yargıtay’ın tarihçesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer kurumları gibi Yargı ve Yüksek Yargı’nın da milletimizin tarihi ile olan bağlarını açık seçik ortaya koymaktadır.
Gerek Yargıtay ve Danıştay gibi Yüksek Mahkemelerimiz, gerek adli ve idari mahkemelerimizin kuruluş ve işleyişleri hakkında pek çok yasal değişiklikler olmasına, bu değişiklik çalışmaları halen de devam etmesine rağmen, tarihi bağlardan yoksun olduğunu kimse iddia edemez.
Toplumumuzun ihtiyaçları doğrultusunda yeni kurumlar oluşturulurken, tarihi, kültürel ve sosyal değerlerimizin göz önünde bulundurulması, onlardan faydalanılması sorunların çözümünde aklın ve bilimin gereğidir.
Bir örnek olarak, Yargıtay’ın tarihçesini incelerken, iki yıl önce yeniden ihdas edilen “İstinaf Mahkemeleri” nin 1876 yılında Mecelle’nin kabulü ile yürürlüğe girdiğini, İlk derece mahkemeleri ile “Temyiz Mahkemesi” arasında görev yaptığını, 1924 yılında kaldırılıncaya kadar yaklaşık 50 yıl görev ifa ettiğine şahit oluyoruz.
Bu gerçekleri geçmişe ait her şeyi tukaka muamelesine layık görenlerin dikkatlerine sunarken, 1943 yılından beri Adli Yıl Açılış törenlerinde yapılan ve yargının önemli sorunlarını gündeme taşıyan konuşmalardan bir bölümü dikkatlerinize sunmak istiyorum.
“Gerçekten bütün yüksek dinlerde adalet işi, en önemli ve hatta kutsal bir iş sayılmış ve adaletle hüküm verilmesi, hakkın herhangi bir şekilde çiğnenmemesi emrolunmuş, uygarlıkta ilerlemiş bütün ülkelerde, gerek eskiden ve gerek bugün, adalet işi, devletin başta gelen işi ve adalet ise insan mutluluğunun, (saadetinin) vazgeçilmez bir şartı olmuştur; nitekim İslâm Dini’nin temel kitabı olan Kur’anda, Tanrı’nın insanlara adalet üzere davranmalarını emrettiği, hüküm verenlerin tarafların fakirlikleri veya zenginlikleriyle meşgul olmaksızın adalete göre hüküm vermek zorunda oldukları, bir kimsenin hüküm verirken (kendi yakınlarının zararına olsa bile) sadece adaletle hüküm vermesi gerektiği, Tanrı’nın âdil olanları sevdiği birçok âyetlerde bildirildiği gibi büyük İslâm Peygamberi’nin bir ülkenin küfürle ayakta kalabileceğini ve fakat adaletsizlikle, zulümle ayakta duramayacağını, adaletin ülkenin temeli olduğunu, bir saat adaletle hüküm vermenin altmış yıl ibadet etmekten daha değerli bulunduğunu söylediğini de kitaplarda yazılıdır.” (3)
Bu cümleler, 1960-1966 yılları arasında Yargıtay Birinci Başkanlığı yapmış olan Dr. Ahmet Recai Seçkin’in adli yıl açılış konuşmasından alınmıştır. Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı konusunda da, kendi tarihimizden ve kültürümüzden almamız gereken derslere dikkat çekiyor:
SADECE HUZURUNA HERKESİN ÇIKACAĞI YÜCE HÜNKAR’DAN KORKAN HAKİM
“Burada hâkim teminatıyla ilgili olarak ileri sürülen bir görüşe dokunmadan geçsek doğru olmayacaktır. Bazen, gerçek teminatın hâkimin vicdanında ve seciyesinde aranması gerektiği cihetle kanunla tanınmış teminatın zaruri olmadığı ileri sürülmektedir. Şurası kesindir ki, hâkim, seviyece çok yüksek ve olağanüstü vicdanlı bir kimse ise hiçbir güç ve hiçbir kimsenin zoru karşısında eğilme nedir bilmeyecektir. Bu konuda Türk tarihinden iki örnek verelim:
1 – “İstanbul’u aldıktan sonra Fatih Sultan Mehmet, bir Bizanslı mimarla bir yapı yaptırmak üzere anlaşma yapar ve binaya konulacak direklerin boyu üzerine mimara talimat verir. Mimar, talimata uygun davranmanın fen bakımından sakıncalı olduğunu anlar ve direkleri biraz kestirdikten sonra binaya koyar. Binayı gezdiği sırada talimata aykırı davranmayı öğrenen Padişah, öfkeye kapılır mimarın kollarını kestirir. Mimar hemen İstanbul Kadısı’na gider ve padişaha karşı dava açar. Kadı padişahı mahkemeye çağırır. Fatih, hâkimin karşısına çıkınca ayrı bir yere oturmak ister. Hâkim kendisini duruşma için geldiğini bu sebeple ancak davacının yanında durması gerektiğini ona söyler. Padişah bu sözü dinler. Duruşma sonunda padişahın haksız olduğu sonucuna varan Kadı, Fatih’in de iki elinin kesilmesine karar verir. Bu kararın adalete uygunluğundan memnun kalan davacı, el kesme yerine kendisine para ödenmesini ister” ve bu istek üzere işlem yapılır.
2 – ikinci olay, ikinci Abdülhamit Devri’nde geçmiştir. “Abdülhamid’i tahtından indirmeye kalkışma suçundan cinayet mahkemesine verilen büyük bir siyaset adamının davası başlamazdan önce padişahın damadı Mahmut Celâlettin Paşa, mahkeme başkanı Abdüllâtif Suphi Paşa’ya gider ve (Sizden sânı sadakate lâyık bir karar bekliyoruz) der. Davaya bakılır, sanık beraat eder. Padişahın yolladığı haberi bilen başkanın kızı, kararı öğrenince hayretlere düşer ve babasına (kararı verirken sânı sadakate lâyık karar bekleyen hünkârdan korkmadınız mı?) diye sorar. Mahkeme Başkanının karşılığı şudur : (Öyle bir hâkim öyle bir sultan var ki, huzuruna yarın Hünkâr da, ben de beraber çıkacağız, işte ben, yalnız o Hünkârdan korkarım)”.
Türk adalet tarihinden alınan bu örnekler, birer yüksek seciye ve kahramanlık örneğidir. Böyle olağanüstü kimselerin sayısı hiçbir zaman çok değildir ve yüksek seciyeli olanlar da kahramanlık isteyen bir mesleğe girme yerine vicdanlarının rahatını bozmadan geçimlerini sağlayabilecekleri başka bir mesleğe girmeyi düşünebilirler. Bundan dolayı hâkimin kahramanlık göstermeden vicdanı ile ve hukuk anlayışıyla baş başa kalıp hüküm vermesini sağlayacak şekilde kanun hükümlerine yâni teminata ait hükümlere ihtiyaç görülmüştür.”(4)
TARİHTEN GÜNÜMÜZE DEVAM EDEN SORUNLAR
Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı çok gündeme gelen bazen de gündemde en önde tartışılan konulardan biri olmasına rağmen, yargının sorunları yeterince çözümlenebilmiş değildir.
Her zaman kendi sorunları ile baş başa, toplumun problemlerinden kendilerine intikal edenleri çözüme kavuşturma mücadelesi veren yargı mercileri, özellikle dokunulmazlara dokundukları dönemlerde daha fazla tartışılmaktadır. Yargıdan istedikleri istikamette kararlar alanlar, ‘bağımsız yargı’ ya toz kondurmazken, aleyhlerine olan veya olabilecek bir karar ya da iddianame ile karşılaşan aynı kişiler, “taşra hakimi”, “taşra savcısı” gibi tanımlamalarla yargıyı küçük düşürücü üsluplar kullanmakta, hatta yargı mensuplarını, olayların tarafı gibi göstermektedirler.
Yargı görevi gerçekten zordur. Hakimi ve savcısı ile yargı mensupları çok önemli bir görevi, zor şartlarda yerine getirmektedirler. Mesleğin içinden gelmiş biri olarak, sivil yargının sorunlarını genel hatları ile ortaya koyup, çözümüne katkıda bulunmalıyız diye düşünüyorum.
Bilindiği gibi hukuk devleti dediğimiz zaman üç temel kuvvet/erk akla gelmektedir. Yasama , yürütme ve yargı. Bu üç güç, birbirinin astı üstü olmayıp, kuvvetler ayrılığı prensibi içinde yetki ve görev paylaşımından söz edilir. Görev, yetki ve sorumlulukların sınırları net çizgilerle birbirinden ayrılamadığı için, hep tartışılmıştır.
Bu tartışmalar içinde “ yargı bağımsızlığı” , konunun tabiatı gereği hep ön planda olmuştur. Burada “ yargı bağımsızlığı- yargının asli görevi” ile “egemenlik” konusunun yerlerine iyi oturtulması birinci derecede önem arz etmektedir diyebiliriz.
Sorunlara köklü çözümler üretilebilmesi, herkesin benim dediğim daha doğru iddiası ile, gözünü ve kulağını alternatif çözümlere kapatmaktan geçmediği prensibinden hareketle, yargının sorunlarını da soğukkanlılıkla ve temelden, ana yapıdan / anayasadan alarak değerlendirmeliyiz. Anayasa gündeme gelince de, olayın hukuk sosyolojisi yönünden de mütalaa edilmesi zorunlu görünmektedir.
Bu kadar geniş bir konunun bir makalenin hacmine sığmayacağının bilinciyle, en azından başlıklar olarak değindiğimizde, meselenin çok da karmaşık olmadığı anlaşılacaktır. Yeter ki, iyi niyetle,önyargılardan uzak ve objektif olarak soruna yaklaşalım.
Şimdi basit bir muhakeme ile sorunu açalım: Bireyler kendi aralarında bir uyuşmazlık olduğu zaman, uyuşmazlığın çözümü ve hak arama için mahkemelere / yargı erkine başvururlar. Mahkemeler de hukuka, kanunlara ve toplumun örf – adetlerine göre oluşan vicdani kanaatlerine göre karar verirler. Mahkemelerin bu kurallara göre karar vereceğini belirleyen yasalardır. Yasaları belirleyen ise yasama organıdır. Yasama organı, yasa yapma yetkisini milletten almaktadır. Egemen olan / olması gereken millettir.
Yargının sorunlarını ve çözüm önerilerini masaya yatırırken, yukarıdaki paragrafta özetlediğimiz, hukuk devletinin olmazsa olmaz nitelikteki omurgası hep hatırda tutulmalıdır. Bilimsel yaklaşımın tabii sonucunu, işine gelen-gelmeyen, düşüncesine uyan-uymayan herkes benimsemeye ve kabule açık olduğunu deklare etmelidir.
Hukuk devletinde, yasama , yürütme ve yargı güçleri aynı kişi veya kurumda, yani aynı elde bulundurulamaz. Yani kuvvetler ayrılığı prensibi uygulanır. Ama asıl egemen olan millete karşı her üç kuvvet de sorumludur. Bu sorumluluğunun bilinciyle hareket edecek şekilde dizayn edilmelidir. Mahkemeler kararlarını verirken, “Türk Milleti adına” yetkilerini kullanmaktadırlar. Demek ki, asıl egemen güç millettir. Millet egemenliğini temsilcileri, vekilleri aracılığı ile kullanmaktadır. Vekalet görevini hakkıyla yerine getirmeyen milletvekillerini azletmekte, tekrar vekalet vermemektedir. Böylece demokratik hukuk devletinden söz etmekteyiz.
BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI
1982 Anayasasında, “mahkemelerin bağımsızlığı” konusu şöyle düzenlenmiştir:
Madde 138 – Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.
Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.
Görüldüğü gibi Anayasaya göre hakimler görevlerinde bağımsızdırlar. Bağımsızlığın tanımı, kapsamı ve sınırları ise, hemen devam eden cümlelerde ifade edilmiştir. Anayasa, kanun ve hukuk çerçevesinde vicdanlarına göre karar vereceklerdir.
Hakimler ve Savcılar Kanunu da, Anayasaya uygun bir düzenleme içermektedir:
Madde 4 – Hakimler mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre görev yaparlar. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
Medeni Kanunun 1.maddesi, bu konuyu biraz daha açarak, hakimlerin yargılama yaparken uyacağı usuller ve esaslar yönünden ilkeleri belirlemiştir:
Madde 1 – Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır.
Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hâkim, örf ve âdet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir.
Hâkim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır.
Hakimlerin Anayasaya, kanunlara, hukukun temel ilkelerine, örf ve adet hukukuna göre karar vermesi, bilimsel görüşler ile diğer yargı kararlarından yararlanması bağımsızlık ilkesi içinde değerlendirilmektedir. Bağımsızlık keyfilik ve dilediği şekilde karar vermeyi içermemektedir.
Hiçbir organ, makam, merci veya kişinin hakimlere emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı ilkesi de bağımsızlığın teminatı olarak Anayasa ve kanunlarda yer almıştır.
Yargı bağımsızlığı bir başka ifade ile, hakimlerin görevlerini yaparken, Anayasaya, hukukun temel ilkelerine, özüyle ve sözüyle kanunlara, “bağımlı” olarak karar vermelerini gerektirmektedir.
Mahkemelerin bağımsız olduğu kadar, tarafsızlık ilkesine de sadık hareket etmeleri asıldır. Tarafsızlık hem bireyler arasında, hem de birey ile devlet arasında yapılan yargılamalarda ana ilkelerden biridir. Mahkemeler ve hakimler “devletin ali menfaatlerini” birey karşısında koruma, yani devletten yana taraf olma gibi bir zafiyet içinde olmamalıdır. Güçlü olan devletin karşısında güçsüz olan bireyin korunması asıldır. Böylece bağımsız, adil ve tarafsız yargı kuvvetler arasındaki yerini almış olacaktır.
UYGULAMADA ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR
Teorik olarak durum böyle iken, uygulamada ortaya çıkan sorunlar küçümsenmeyecek boyutlardadır. İlk sorun 12 Eylül darbesi neticesinde hazırlanan 1982 Anayasasından kaynaklanmaktadır. “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” ilkesi ve milletin bu yetkisini TBMM’de vekilleri aracılığı ile kullanması, demokratik hukuk devleti olmanın vazgeçilmez şartı iken, “ Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır” düzenlemesiyle egemenliğin kullanılmasını, TBMM yanında başka yetkili organlara da paylaştırmıştır.
Milletin yanlış yapabileceği, millete rağmen milleti bazı yanlışlardan kurtarmak gerektiği, milletin şekillendirdiği bir devlet anlayışı yerine, devletin koyduğu kurallara göre yaşamını dizayn etmeye mecbur bir millet meydana getirme temel mantalitesiyle hazırlanan Anayasada, sözünü ettiğimiz yasama, yürütme ve yargı yanında başka organlar devreye sokulmuştur.
“Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu” Anayasanın başlangıç bölümünde yer almakla birlikte, egemenliğin asıl sahibi olan milletten, milletin denetiminden adeta kaçırılmış organlar, kurumlar “millet adına” yetki kullanır hale gelmiştir.
Anayasadan kaynaklanan temel sorun iki yönlüdür. Birincisi; Türk Milleti adına yetkisini kullanan Yargı makamlarının denetiminden bazı kurumların adeta kaçırılması. Dokunulmazlık zırhları içine alınmaları. Yargılanabilmelerinin adeta kendi izinlerine bağlı hale getirilmesi. YÖK, bunlardan bir tanesidir ki, YÖK Başkan ve üyeleri hakkında bir suç işledikleri iddiası gündeme geldiğinde, olanları bir hatırlayalım. Meclis Araştırma Komisyonları iddia konusunu araştırıyor. Deliller elde ediyor. Konuyu Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusu olarak intikal ettiriyor. Cumhuriyet Başsavcılığı ise, YÖK hakkındaki suç duyurusu dosyasını “ görevsizlik kararı” ile YÖK’e gönderiyor. YÖK’te soruşturmaya gerek görmüyor. Olay kapanıyor. Ardından yargı görevini neden yapmıyor deniliyor. Görüldüğü gibi hem yargının hem de demokratik sistem içinde millete hesap verecek olan yürütme ve yasamanın denetiminden bağımsız hareket eden, halk tabiriyle bu kurumları takmayan organlar söz konusu.
İkincisi ise bağımsız yargının yapılanışı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ( HSYK ) oluşumu. Halihazır sistemde, “Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askeri Yargıtay üyelerini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek” Cumhurbaşkanının yetkisindedir. Cumhurbaşkanın tek başına yapabildiği bu işlemlerinden dolayı sorumsuz olduğu, yargı yoluna başvurulamayacağı da Anayasa hükmüdür. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda (HSYK) Adalet Bakanı ve Müsteşarının bulunması siyasi iktidarın yargı üzerinde baskı oluşturması şeklinde yorumlanabiliyor. Ancak alternatif öneriler sunulurken, yargının en üst kurulunun yapılanmasına milli egemenliğin nasıl yansıtılacağı üzerinde durulmuyor. Oysa mahkemelerimiz de, gücünü milletten almakta ve millet adına yargılama yapmaktadır. HSYK’nun hakim ve savcıların, mesleki başarısı ile temayüz etmiş olanları arasından seçilmiş olması en tabii yoldur. Yargıtay ve Danıştay üyelerini de seçen HSYK’nda, Adalet Bakanı ve Müsteşarının yer almaması gündeme gelecek ise, meslek mensupları arasından HSYK üyelerinin seçiminde TBMM yetkili olmalıdır. Aksi halde milli egemenlik devre dışı bırakılmış ve demokratik hukuk devleti ilkesinden de uzaklaşılmış olacaktır.
Adil yargılama, makul bir sürede davaların görülüp neticelendirilmesi, adaletin gecikmemesi yukarıda değindiğimiz temel yapılanmanın düzenlenmesi yanında, yargı ile bağlantılı çalışan kamu kurumlarının adli görevlerini zamanında ve doğru bir şekilde yerine getirmesine de bağlıdır. Emniyet Müdürlükleri, Jandarma Komutanlıkları, Nüfus idareleri, Tapu Sicil Müdürlükleri başta olmak üzere pek çok kamu kurumu kendilerinden istenilen hususları yerine getirmeleri, bilgi ve belgeleri gecikmeye mahal vermeden makul bir sürede adli makamlara ulaştırmaları yargı sürecini doğrudan ilgilendirmektedir. Ayrıca hakim ve savcılar ile adli personelin çalışma şartlarının, özlük haklarının ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yeniden düzenlenmesi bir zarurettir. Bina, araç-gereç ve teknik donanım yönünden adliyeler ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yapılandırılmalıdır.
YARGI ÖNÜNDE KENDİLERİNİ SAVUNMA HAKLARI OLMAYAN HAKİMLERİN “HAKİMLİK TEMİNATI” NASIL KORUNACAK ?
Hakim ve savcıların önemli bir sorunu da, HSYK’nun çalışma usulü ile alakalıdır. HSYK kararlarına karşı yargı yolu kapalıdır. Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler, Yüksek Askeri Şura Kararları gibi, HSYK kararlarına karşı da yargı yolu bulunmamaktadır. Kutsal savunma hakkını gözeterek yargılama yapan hakim ve savcılarımızın kendi haklarını yargı yolu ile savunma imkanları bulunmamaktadır. Şemdinli İddianamesi ile gündeme gelen, Savcı Ferhat Sarıkaya’nın iddianamesi mahkemece kabul görüp sanıkları cezalandırılırken, Savcı’nın sorgusuz sualsiz meslekten ihraç edilmesi bunun son örneklerinden biridir.
Hukuk devleti denince, kuvvetler ayrılığı ilkesi içinde yasama, yürütme ve yargıdan söz ettiğimiz gibi; yargıyı da iddia ve savunma makamları ile birlikte bir bütün olarak düşünüp sorunlar da birlikte ele alınmalıdır. Hukuk mahkemelerinde davacı ve davalı ile avukatları yer almakta ve bir sorun yaşanmamaktadır. Ceza mahkemelerinde ise, kamu davalarında iddia makamını temsil eden Cumhuriyet Savcılarının hakim ile birlikte aynı kürsüde yer alması, müdafilerin tepkisine sebep olmaktadır. Bu konu ise, başlı başına incelenmesi ve tartışılması gereken, Ceza Muhakemesi hukukunda köklü değişiklikleri gerektiren bir konudur. Yargı bağımsızlığı ve yargının sorunları dediğimizde, hakim, savcı ve avukatların sorunlarını yargı çalışanları ile birlikte ele almak gerekmektedir.
YARGI ASLİ GÖREVİ DIŞINA ÇIKMAMALI
Yeni Adli Yılın Açılışında yargının sorunlarını gündeme getirirken, özellikle Yüksek Yargı Organlarının görev ve yetki konusundaki bir yanlışlığı üzerinde de mutlaka durmamız gerekiyor.
Yargının yetki ve görevlerinin Anayasa ve yasalarla belirlendiğini, Yasama,Yürütme ve Yargı kuvvetlerinin birbirlerine üstünlükleri olmayıp, medeni bir işbölümü ve işbirliği içinde hareket etmeleri gerektiği, üstünlüğün Anayasa ve yasalarda olduğu, Anayasa’nın başlangıç ilkelerinde yer almasına rağmen, Anayasa Mahkemesi’nin bazen kendisini yasa koyucu gibi görmesi, Danıştay’ın da zaman zaman yürütme organı gibi hareket etmesi, Yargının en önemli sorunlarından biridir.
Anayasa’nın 153. maddesi; ““Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez”. İfadesiyle, yargının yasama organı yerine hareket edemeyeceğini hükme bağlamıştır. Buna rağmen Anayasa Mahkemesinin bir kararının gerekçesi, sanki kanun koyucu gibi hareketle yeni bir kanun koymuş gibi yorumlanarak, YÖK gibi kurumlarca başörtüsü yasağı uygulanmaktadır. Bu çarpıklığı en iyi bilen Anayasa Mahkemesi bu konuda hukuka uygun bir açıklama yapmadığı gibi, zaman zaman yasal bir yasak varmış gibi de açıklama yapmaktadır.
Son olarak benzer bir yanlışlığı Danıştay 8.Dairesinin Kararında gördük. Danıştay, “Açık öğretim lisesi yönetmeliğinde “başı açık” olacak ifadesinin açıkça yer alması ve aksi davranışın disiplin cezası ile müeyyidelenmesi gerektiği” gerekçesiyle, açık öğretim lisesi yönetmeliği hakkında yürütmeyi durdurma kararı verdi.Halbuki, Anayasanın 125. maddesinin, 4. fıkrası; “ … Yargı yetkisi idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez..” hükmünü içermektedir.
Danıştay’ın söz konusu kararında ise açıkça yürütmeye talimat verilmekte ve yürütmenin takdir yetkisine müdahale etmektedir.
Bu noktada yargı asli görevine dönmeli, kendini kanun koyucu ya da yürütme makamı yerine koymaktan vazgeçmelidir. Hukuk devletinde Yargı kararlarını uygulamayan bir yürütme nasıl savunulamaz ise, yasama ve yürütme makamlarının görevine soyunan bir yargı da savunulamaz. Türk Milleti Adına Yargı Yetkisini kullanan yargı mercilerinin asli görevleri dışına çıkmayarak, demokratik hukuk devleti bütünlüğünde, yasama ve yürütme ile medeni bir işbölümü içinde olduğu ölçüde Yeni Adli Yıla umutla bakabileceğiz demektir. 19.08.2006
(1) (2) YargıtayınYargıtay’ın Tarihçesi.Yargıtay web sitesi.
(3) (4) Yargıtay Başkanı Dr. Ahmet Recai Seçkin’in 1960-1961 Adli Yıl Açılış Konuşmasından