“…. Gerçekleştirdiği bunca eyleme rağmen, ERGENEKON terör örgütünün gizli ve hücre yapılanması, eylemlerin profesyonelliği ve kamu kurumlarındaki yapılanma ve ilişkileri sayesinde eylemlerin ERGENEKON terör örgütü bağlantısının deşifre edilmesi daima engellenmiştir.

“20. yüzyılın sonlarına doğru Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazası ile ülkemizdeki bu kanlı örgütün kapıları kısmen de olsa aralanmıştır. Fakat örgütün o dönemdeki etkinliği ve gücü nedeniyle yeterince derinleştirilememiş, sadece buz dağının görünen yüzü aydınlatılmış ve örgüt amaçlan doğrultusunda karanlık eylemlerine devam etmiştir.”
“ERGENEKON terör örgütünün devlet kurumlarında ciddi bir şekilde irtibatlarının olduğu da ortadadır. Bu nedenle ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTÜ’NE yönelik başlatılan bir çalışmayı anında öğrendikleri gibi kendilerine yönelik çalışma yapan kişi ya da kurumları yıpratmak, yıldırmak ve baskı altına almak için anında örgütün her türlü imkân ve taktiklerini seferber ettikleri görülmüştür.” (İddianame s. 47)

14 Temmuz 2008 tarihinde açıklanan, 25 Temmuz’da İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilen iddianamede, yürütülmekte olan soruşturmanın zorluğu ve Ergenekon Terör Örgütünün (ETÖ) organize ettiği/edeceği muhtemel yıpratma, yıldırma ve baskı altına alma taktiklerine yukarıda iddianameden alıntıladığımız cümlelerle dikkat çekilmişti.

Cumhuriyet Savcılarının iddia ettikleri gibi gelişmelerin olduğunu hep birlikte izliyoruz. Özellikle 21 Ocak 2008’de emekli Tuğgeneral Veli Küçük’le birlikte 31 kişinin gözaltına alınması, 5.Dalgada Doğu Perinçek, İlhan Selçuk ve İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun gözaltına alınıp soruşturmaya dahil edilmeleri ve soruşturmanın derinleştirilmesiyle, soruşturmayı sulandırma planları devreye sokuldu. Soruşturmayı yürüten savcıları yıpratma ve baskı altına alma çabaları arttı. Öyle ki, Susurluk’ta ortaya çıkan devlet-siyaset-mafya irtibatlarının sonuna kadar araştırılması için önerge veren CHP lideri, ETÖ’nün avukatlığına soyundu. Bağımsız yargı makamlarının yaptığı soruşturmayı, kin ve intikam alma operasyonu olarak niteledi. Delilsiz, mesnetsiz, saygın insanların gözetim altına alındığı iddialarına benim çok önemli gördüğüm ve üzerinde önemle durulması gereken şu cümleyi ekledi; “Ak Parti kendi derin devletini oluşturuyor”

Gelişmeleri yakından takip edenler sanırım bu cümleyi Baykal’ın itirafı olarak yorumladılar. Demek ki, baştan beri bizim “derin devlet davası” olarak nitelememizi Baykal doğruluyordu. Hukuk içinde meşru olmayan, bu nedenle yasaları uygulayan savcıların soruşturmasına konu bir “derin devlet” yapılanması vardı. Milleti istedikleri yönde dizayn etme temel hedeflerine ulaşma yolunda demokrasi engel olmaya başladığı dönemlerde, cinayet, suikast ve kitle eylemleriyle halkı tahrik ederek darbeye ortam hazırlayan illegal bir yapılanma söz konusuydu. Darbeler sonucu iktidara getirilen bir siyasi partinin bugünkü aktörleri, bu derin yapılanmadan haberdar olmalılar ki, siyasi iktidara, benim derin devletimi yıkıyorsun suçlamasında bulunuyor.

ETÖ’nün lobi çalışmaları doğrultusunda, yıpratma, yıldırma ve baskı altına alma faaliyetlerine bazı siyasilerin yanında bir kısım medyanın da candan destek verdiğini müşahede ediyoruz. Danıştay saldırısının ardından, “dinci saldırı” “türban cinayeti” benzeri manşetlerle tam da ETÖ’nün stratejik hedefine uygun yayınlar görmüştük. ETÖ’ye doğrudan veya dolaylı destek veren medyaya göre, ülke elden gidiyordu. Siyasi iktidarın desteği ya da gerekli önlemleri almaması sebebiyle dinciler (!) işi azıtmış alenen laikliği koruyucu kararlar veren Danıştay üyelerine saldırdıkları gibi, şimdi de siyasallaşan yargı türban yasağının tavizsiz uygulayıcısı bir rektörü, saygın bir yazarı gözetim altına alarak muhaliflerine gözdağı veriyordu. Bu gidişe tepkisiz kalınamazdı. Danıştay saldırısı yeniden gündeme getirilmeli, menfur saldırıda hayatını kaybeden yüksek yargıç Mustafa Özbilgen’in cenaze merasimi, yapılan protestolar, “katil iktidar” sloganları arasında bakanlara saldırı teşebbüsleri tekrar ekranlara taşınmalıydı. Malum medya vazifesini bihakkın yerine getirdi. “Ordu göreve” pankartlarına karşılık vermeyen zinde güçlere, adeta ‘işte görün, bugün yargıya, yarın size, tedbir alın, yönetime el koyun’ çağrısında bulunuyordu. Amaç açık, ETÖ soruşturmasını yürüten yargıyı siyasallaşmakla suçlamak ve baskı oluşturmak.

Baskı altına alma ve engelleme çabalarına rağmen ETÖ soruşturması devam etti. Yeni delillere ulaşıldıkça eş zamanlı düzenlenen arama, el koyma ve yakalama operasyonları da sürdürüldü. 2009’un ilk dalgasında Eski MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, Genelkurmay eski hukuk müşaviri Tümgeneral Erdal Şenel, YÖK eski başkanı Kemal Gürüz, muvazzaf subaylar, gazeteciler, siyasetçiler akademisyenler, eski özel harekâtçı İbrahim Şahin gözetim altına alındı. Evinde ve Yeditepe Üniversitesindeki odasında arama yapılan ve ruhsatsız silahlar ile çok sayıda mermi bulunan İstanbul eski belediye başkanı Bedrettin Dalan ise halen ABD’de bulunduğundan sorgulanamadı.

Eski Özel harekâtçı ve Susurluk hükümlüsü İbrahim Şahin’de ele geçirilen krokiler doğrultusunda Ankara Gölbaşında yapılan kazılarda çok sayıda suikast silahı, patlayıcı madde ve mühimmat ele geçirildi. Bu arada evinde cephanelik bulunan ve kayıplara karışan Yarbay Mustafa Dönmez askeri makamlara teslim olurken, Rusya’ya kaçtığı söylenen eski Jandarma İstihbarat daire Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz sahte kimlikle tedavi olmaya gittiği özel bir hastanede yakalanarak tutuklandı.

Soruşturma özetemeye çalıştığımız şekilde sürerken, yıpratma ve baskı altına alma kampanyalarına bir destek de yargı camiasından geldi. Ergenekon savcılarının sonunu meslekten haksız bir şekilde ihraç edilen Şemdinli savcısına benzeten Sabih Kanadoğlu’nun evinde arama yapılması üzerine YARSAV Başkanı, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ö.Faruk Eminağaoğlu, halen görevde olduğunu unutarak, arama anında şüpheli müdafii gibi Kanadoğlu’nun evinde nöbet tutmasının ardından düzenlediği basın toplantısında kin ve öfke dolu bir üslupla soruşturmanın polis devleti görünümü verdiği iddialarıyla meslektaşlarını eleştirirken, siyasi parti başkanı edasıyla da hükümeti topa tuttu.( YARSAV hakkındaki bir değerlendirmemizi yan sütunda okuyabilirsiniz )

Yapılan aramalar, gözaltına alınanlar, tutuklamalar, teknik takip kayıtları, ele geçirilen el bombaları, silahlar, patlayıcılar başlangıçta ETÖ soruşturmasını eleştirenlerin bir kısmına geri adım attırdı. Kazılardan ve şüphelilerin evlerinden çıkan suikast silahları gözlerinin açılmasını sağladı. Demek ki bir şeyler varmış demeye başladılar. ETÖ’nün lobi faaliyetlerini yürütenler ise hala devletin üst kademelerinde büyük hizmetler vermiş saygın insanların delilsiz, mesnetsiz, hukuksuz işleme tabi tutulduğunu iddia etmeye devam ediyorlar.

Susurluk hükümlüsü İbrahim Şahin’in tutuklanmasıyla, objektiflerini Susurluk sanıklarına çevirip, Ergenekon başka Susurluk başka demeye getirip, bütün suçlamaları İbrahim Şahin üzerinden Susurluk davasına yönlendirme gayretleri ise 11.Dalgada boğuldu. ETÖ kapsamında, İbrahim Şahin’den elde edilen delil, belge, kroki ve listelere göre çok sayıda ilde yürütülen operasyonlarda, muvazzaf subay ve polislerden oluşturulan suikast timleri ile, ETÖ’nün finans ayağını oluşturduğu iddia edilen Metal İş sendikası Başkanı Mustafa Özbek yakalandılar. Bu yazı kaleme alındığı sırada şüphelilerden 16 kişi tutuklanırken diğerlerinin soruşturması devam ediyordu.

Bazıları asrın davası olarak nitelenen bu soruşturmanın ve davanın ismine takılıp içeriğini görmezden gelseler bile, soruşturma ilerleyip deliller gün ışığına çıktıkça zihinlerdeki sorular da cevap bulmaktadır. Örgüt isminin Ergenekon olması, iddianamede ifade edildiği gibi savcıların koyduğu bir isim değildir. Ele geçirilen deliller arasında yer alan İstanbul 29 Ekim 1999 ERGENEKON Analiz Yeni Yapılanma Yönetim Ve Geliştirme Projesi başlıklı belgeden örgütün isminin Ergenekon olduğu anlaşılmıştır. İsim üzerinde değil dünyada benzer örgütlerle nasıl mücadele edildiğine bakmak gerekir. İtalya örneğine bakalım;

İtalya’daki derin yapılanmayı süper yetkilerle donatılan savcı Antonio Di Pietro açığa çıkarmıştı. İtalya`da süper savcı Di Pietro`nun yaptığı ‘Temiz Eller` operasyonu, `gizli savaşın esrarengiz örgütü` gibi adlarla anılan Gladio`nun tasfiyesiyle sonuçlandı.

`Gladio` NATO`nun, özellikle CIA ve İngiliz gizli servisleri destekli `stay behind` olarak bilinen büyük çaplı ve gizli bir operasyonun sadece İtalya ayağını ifade ediyor. Soğuk Savaş döneminde (1947-1991) özellikle ABD ve İngiltere`nin askerî ve istihbarat birimlerinin kontrol ve öncülüğünde `Geride dur/Gölgede kal` olarak çevirilebilecek `stay behind` kavramıyla ifade edilen ve sivil unsurları da bünyesinde barındıran birimler oluşturuldu. `Stay behind`, aynı zamanda bu operasyonun genel adıydı. Yapılanmaları genelde `özel kuvvetler`in yapılanmasına benzeyen bu birimlerin açıklanan resmî görevleri, Doğu Bloku`nun herhangi bir Batı Avrupa ya da NATO üyesi bir ülkeyi işgal etmesi durumunda, gayri nizami harp yöntemleriyle düşmanı durdurmak, oyalamak, zarar vermek, istihbarat elde etmek, iletişim ve lojistik unsurlarına sabotajlar yapmak, stratejik öneme sahip hedefleri yok etmek gibi birtakım özel görevleri ifa etmekti. Özellikle vurgulanması gereken bir görevi de bu ülkelerde Sovyet etkisi altında olan komünist partilerin iktidarı ele geçirmelerini engellemekti. 1984 yılından itibaren varlığından şüphe edilen Gladio`nun resmen ilan edilmesi, İtalya`da aşırı sağ radikal bir örgüt olan Avanguardia Nazionale üyesi Vincenzo Vinciguerra`nın 1990 yılındaki yargılanması esnasında oldu. Dönemin başbakanı Giulio Andreotti, 24 Ekim 1990 tarihinde bu yapılanmanın varlığını kamuoyuna açıkladı. Daha sonra yapılan soruşturmalar, bu örgütün neo-faşistler, mafya ve mason locası P2(Propaganda Due- Propaganda 2) ile ilişkilerini ortaya çıkaracak ve belki çok daha önemlisi Gladio`nun İtalya siyasetinde önemli bir süreç olan 1970-1980 arası dönemde İtalyan Komünist Partisi(PCI)`nin seçimlerde başarı kazanmasını önlemek amacıyla uygulanan `gerilim stratejisi`nin bir parçası olduğu anlaşılacaktı. Bu dönemde İtalya`da uygulanan gerilim stratejisi; kışkırtıcı ve tedirgin edici terör olayları yoluyla korku yaratmak, yönlendirici ve yanıltıcı bilgilendirme, ajan provokatörlerin kullanılması ve benzeri psikolojik harp unsur ve araçlarıyla kamuoyunun kontrol ve manipüle edilmesini amaçlıyordu. Gladio yapılanması içerisinde sadece ordu ve istihbarat örgütleri mensuplarının değil; aynı zamanda mafya üyeleri veya bunlarla ilişkili işadamları ve bürokratların da yer aldığı anlaşıldı. İtalya`da Gladio`nun 5.000 civarında mensubu olduğu tahmin ediliyordu. Temiz Eller Savcısı Antonio Di Pietro, 7 bin 417 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu. Bunlardan 4 bin 436`sı için yasal işlem başlattı. Aynı tarihler içinde 463 parlamenterin dokunulmazlığının kaldırılması için girişimde bulundu. 911 işadamı ve 2 bin 993 kamu görevlisini adalete sevk etti. Aralarında eski Başbakan Bettino Craxi`nin de bulunduğu 12 eski bakan veya parlamenter hakkında tutuklama kararı verdi, 428 trilyon liralık rüşvet olaylarını ortaya çıkardı.” (Zaman 22.03.2008)

İtalya örneğine bakınca, Silivri’de devam eden duruşmalar ve yeni düzenlenecek iddianameler ile ETÖ davasının uzun bir süreç alacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Türkiye’nin illegal yapılanmalardan kurtulması için bu sürecin yaşanması zorunludur. Susurluk skandalı ortaya çıktığı günlerde, İtalya’da sürdürülen Temiz Eller soruşturmasının benzerlerinin Türkiye’de de olmasını isteyenler, ‘bizde cesur savcılar neden yok’ diyenler şimdi durdukları yeri yeniden kontrol etmelidirler. Sürdürülen TEMİZ ELLER soruşturmasıdır.

Cevap Yazın

Şu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>