[Bugun.com.tr]

İşte Türk yargısındaki temel sorunEmekli Cumhuriyet Savcısı Reşat Petek, Türk yargısınan sorunlarına dair önemli bir açıklamada bulundu.

Yargıda artan aşırı iş yükü 12 Haziran’da yapılacak seçimlerden sonra göreve gelecek hükümetin önünde bekleyen sorunların başında geliyor. Türkiye’de 15 bin hakim ve savcıya ihtiyaç duyulduğunu belirten uzmanlar, AB ülkelerinde bir hakimin yılda 200 dosyaya bakarken, Türkiye’de sadece bir günde 10 dosyaya baktıklarına dikkat çekiyor.

“Türkiye’de yargının çok ağır işlediği bir gerçektir.” diyen emekli Cumhuriyet Savcısı Reşat Petek, yargıdaki temel sorunun hakim ve savcı sayısının azlığı olduğunu söyledi.

Büyük şehirlerde bir hakimin yılda 3 bin civarında dosyaya bakma mecburiyeti olduğuna dikkat çeken Demokrat Hukukçular Derneği Başkanı Halil Doğan ise yeterli alımın yanı sıra yardımcı eleman ve adli kolluk kurulmadan yargının hızlanmasının mümkün olmadığını kaydetti.

2010 yılında sadece ceza mahkemeleri ve hukuk mahkemelerindeki dosya sayısı 6 milyon 34 bin 179 olarak kayıtlara geçti. Türkiye son yıllarda yargı alanında çok önemli reformlar gerçekleştirdi. Referandumla kabul edilen anayasa değişikliğinin ardından Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)’nun yapısı değişti; üyesi sayıları artırıldı. Hazırlanan Yargıtay ve Danıştay kanunu ile daire ve üye sayıları önemli ölçüde artırıldı. Yüksek yargının yükünü azaltacak ve hukuk ihlallerini önleyecek istinaf mahkemeleri sistemi devreye sokuldu. Ancak tüm bu iyileştirmelere rağmen yargı üzerindeki tartışmalar eksilmiyor. İncelenmeyi bekleyen 2 milyona yakın dosya ile eleştirilere hedef olan yüksek yargıdaki tablonun bir benzeri de yerel mahkemelerde de yaşanıyor. Birinci kademe mahkemelerinde eleştirilen konuların başında ise hakim ve savcı sayılarındaki yetersizlik geliyor. Uzmanlar, geciken adaletin, adalet olmadığına dikkat çekiyor.

 

MAHKEME VİCDAN İLE YARGITAY ARASINDA

Emekli Cumhuriyet Savcısı Reşat Petek, Türkiye’de yargının ağır ve hantal işlemesinden yakınırken, bunun en önemli sebebinin savcı ve hakim sayısının azlığından kaynaklandığını söyledi.

“Türkiye’de yargının çok ağır işlediği bir gerçektir ve bu durum vatandaşları canından bezdiren can alıcı bir sorundur.” diyen Petek, “Bu soruna hemen bir günde çözüm beklemek doğru değil; ama gelişmiş ülkelerdeki standartlara bakıldığında bizdeki temel sorunun hâkim ve savcı sayısının azlığıdır. Çünkü çok ciddi bir hâkim ve savcı açığı var.” dedi. Petek, bu alandaki açığın kapanması için mutlaka çok ciddi alımlar yapılması gerektiğini vurguladı.

Mevcut alımların yetersiz olduğuna dikkat çeken Petek, “Kadro sayısı yeterli hale getirilmeli, Fakat Türkiye’de son yıllarda az alım yapılıyor. Bir taraftan alım yapılırken, diğer yandan istifalar ve emeklilik gibi nedenlerle hâkim sayısı neredeyse hiç değişmiyor. Böyle olunca da açık bir türlü kapanmıyor. Danıştay açılan sınavları iptal ediyor. Şu an yapılan alımların sayısı, 300-500 ile sınırlı tutuyor. Neden ihtiyaca göre alım yapılmıyor? Daha süratle bunun karşılanması gerekir. Hem avukatlar arasından hem yeni mezunlar arasından sınavla alınmıyor. Ama en fazla 500 kişi alınıyor, oysa açık 15 bin. O zaman bu açık nasıl kapanaca? Gerçekten hakimlik ve savcılık şartlarına haiz insanlarımız mezunlarımız var. Yani altı açık bir havuz gibi. Üstten dolduruyor alttan boşalıyor. Dosyalar sürekli birikiyor. Bu açık ancak yeni güçlü alımların olması ile karşılanabilir. Neden 5 bin kişilik alımlar yapılmıyor? Asıl çözüm budur.” değerlendirmesini yaptı.

Petek, yargının ağır işlemesi ile ilgili diğer sorunları ise şöyle sıraladı: “Yargıtay’ın hakimlerin üzerindeki onama-bozmaya göre not verme sisteminden kaynaklanan baskılardan kurtarılması lazım. Bu çok önemli bir sorundur. Hakim ve savcı bunu hemen sonuçlandırabilir; ama ‘ya Yargıtay bozarsa benim notumu etkiler’ diye düşünüyor. Yani vicdanları ile Yargıtay arasında sıkışıp kalıyorlar. Bunun için bu endişeyi ortadan kaldırmak gerekiyor. İstinaf mahkemelerinin kurulması gerekir. Buna göre kadro ihdas edilmesi lazım. Bunlar gecikmemeli. Onların arkasında duran, teminat altında tutan bir sistem geliştirmek gerekiyor. Bunların çözülmesi durumunda yargının hızlanmaması için bir neden yok.”

Yazının devamını okuyun »

[AnalitikBakis.com]

Kısmi anayasa değişikliğinin millet iradesi ile kabul edilip yürürlüğe girmesinden sonra hukuk alanında önemli gelişmeler yaşıyoruz.

Uyum yasalarının çıkarılmasıyla Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’ın bir taraftan daire ve üye sayısı artarken çalışma usullerinde de yenilikler getirildi. Her dairenin iki heyet halinde çalışabilecek şekilde yeni üyelerle takviye edilmesi biriken iş yükünün eritilmesinde atılmış ciddi bir adım oldu. Olumlu sonuçları sanırım kısa zamanda yargı mensupları ve adalet bekleyen vatandaşlarımızca hissedilecek.

Yeni yapısı ve aldığı kararlarla Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu da gündemde. 12 Eylül Darbesini yapan Kenan Evren ve arkadaşları yargılansın diye iddianame düzenlediği için meslekten ihraç edilen Savcı Kayasu ile, Şemdinli soruşturmasında derin devlet bağlantılarına dokunan ve dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Büyükanıt’ın da adının geçtiği olayların soruşturulmasını isteyen Savcı Ferhat Sarıkaya’nın ihraç kararları kaldırıldı. İtibarları iade edildi. Eski HSYK tarafından haklarında haksız ve hukuksuz işlem yapılmış olduğu kabul edilerek bu haksızlığa son verildi. Son olarak Ferhat Sarıkaya kaldığı yerden görevine devam etmek üzere Ankara Cumhuriyet Savcılığına atandı. Üzerinde durduğumuz, dikkat çektiğimiz bir savcının yeniden mesleğe kazandırılmasından ibaret değil elbette. Önemli olan vesayet altında bir yargıyı kabul etmeyen, dokunulmazlara dokunan, eşitliği ve hukukun üstünlüğünü savunan yargı mensuplarının kendilerini güvencede hissedecekleri bir sistemin oluşmaya başlaması.

Google dökümanlarıyla Ak Partinin kapatılması için dava açan Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın görev süresi mayıs ayı içinde sona erecek. Yargıtay’da yapılan seçimler sonucu en fazla oyu alan Yargıtay Üyesi Hasan Erbil, Cumhurbaşkanınca Başsavcılığa atandı. Yasama ve yürtmeye müdahale eden açıklamaları, Ergenekon bağlantılı partilerdeki hukuksuzlukları görmeyip, halkın yarısının desteğini almış bir partinin kapatılması için, anayasa değişikliği yapmayı bile gerekçe gösteren, hukuku ve demokrasiyi içine sindirememiş bir zihniyetin Yargıtay Başsavcılığı dönemi de artık tarih olacak.

Yazının devamını okuyun »

[ZAMAN]

YSK, 12 bağımsız milletvekili adayı hakkında verdiği veto kararıyla bir anda siyasi gerginliğin odağı haline geldi.

Kamuoyunda tepkiler çığ gibi büyürken hukukçular ve siyasiler de iki gruba ayrılmış görünüyor. Bir taraf ‘YSK, Anayasa ve yasaları uyguluyor’ derken, diğer taraf YSK’nın yanlış bir karar verdiğini, kanunları yanlış yorumladığını ifade ediyor.

Olayın siyaseten tartışılması normal. 12 bağımsız adaydan 7′sini BDP’nin desteklediği adayların oluşturması, seçim barajının yüksek oluşu nedeniyle bağımsız adaylarla seçime giren BDP cephesinde şok etkisi yaptı. Karar duyulur duyulmaz protestoların yasa dışı eylemlere dönüşmesi de konunun hassasiyetini ortaya koyuyor. Konunun hukuk çerçevesinde salimen çözülebilmesi için YSK’nın nerede hata yaptığını ortaya koyarak çıkış yolunun belirlenmesinin doğru olacağını söyleyebiliriz.

Anayasa’da, “Seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır” ilkesiyle yargı denetiminde bir seçimin yapılacağı benimsenmiş, işleyişin nasıl olacağı ilgili kanunlarla düzenlenmiştir. İlçe seçim kurulları, il seçim kurulları ve Yüksek Seçim Kurulu, yargı denetiminde yapılacak seçimin düzenleme ve denetim organları olarak hiyerarşik bir yapı oluşturmaktadır. YSK son sözü söyleyen, itirazları karara bağlayan mercidir. Benzetmek gerekirse -düzenleyici üst kurum olarak bazı farklılıkları olsa da- YSK adli yargıda Yargıtay, idari yargıda Danıştay konumundadır. Yargıtay ve Danıştay, ilk derece mahkemelerinde verilen kararı nasıl temyiz üzerine inceliyorsa, YSK da il seçim kurullarınca verilen kararları itiraz üzerine inceleyip karar verir. İl seçim kurulunun yetki ve görev alanına giren bir konuda doğrudan karar veremez. İlk derece mercii olmadığı için YSK kararları kesindir, başka yargı yoluna başvurulamaz.

Şimdi Milletvekili Seçim Kanunu 21. maddesine bakalım: “Bağımsız milletvekili adaylığı için yapılacak başvuru, adayın milletvekili seçilmek istediği çevrenin il seçim kurulu başkanlığına, bu kanunun adaylık için aradığı şart ve nitelikleri taşıdığını belirten bir yazı ile yapılır. Kurul başkanlığı, başvurunun alındığına ilişkin bir belge verir ve derhal Yüksek Seçim Kurulu’na duyurur. Yüksek Seçim Kurulu, bu başvuruları, il seçim kurulları da kendi çevrelerine ait olanları, alışılmış araçlarla geçici listeler halinde ilan ederler.”

Kanun, müracaatı basitleştirmiş, adayın milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olduğunu beyan etmesini geçici listelerin ilanı için yeterli görmüştür. İl seçim kurulları kendi çevrelerine ait bu ilanı yaptı mı bilmiyoruz ancak YSK, 19 Nisan 2011 tarihinde yayımladığı geçici aday listelerinde 12 bağımsız adayın ismine yer vermemekle 21. maddeye uygun davranmamıştır.

ADAYLARIN DURUMUNUN İNCELENMESİ

Bağımsız adayları seçilme yeterliliğine sahip olup olmadıkları yönünden incelemenin nasıl ve hangi safhada yapılacağı da Milletvekili Seçim Kanunu 23. maddesinde düzenlenmiştir. “Bir il, birkaç seçim çevresine bölünmüş olsa bile il seçim kurulları, kendi seçim çevrelerinin adayları hakkında yaptıkları inceleme sonunda, bu kanunda yazılı adaylık şartlarında noksanlık veya aykırılık bulunduğunu görürlerse, durumu geçici ilân tarihinden itibaren iki gün içinde ilgili adaya, siyasi partilerin il başkanlarına ve Yüksek Seçim Kurulu’na bildirirler.”

Kanunun bu açık hükmü karşısında şu sorular cevap beklemektedir: (1) Adaylık şartlarında noksanlık veya yasaya aykırılık incelemesinin geçici ilana engel olmadığına dair yasal düzenlemeyi YSK bilmiyor mu? (2) Bilmemesi düşünülemeyeceğine göre, 12 bağımsız adayın isimlerine geçici aday listelerinde neden yer verilmemiştir? (3) 12 bağımsız adayın adaylık şartlarında noksanlık veya aykırılık bulunduğuna dair tespitler ilgili adaya tebliğ edilmiş midir? Edilmediyse 23. madde açıkça ihlal edilmiş olmuyor mu? (4) Yargı mercileri Anayasa ve kanunlara göre karar verdiklerine göre, seçimlerden sorumlu bir yargı kurumu olarak YSK da kanunlara göre düzenleme yapmak ve uygulamakla sorumlu değil midir?

Veto yiyen bağımsız adaylar kendilerine hiçbir tebligat yapılmadığını ifade ettiklerine, aksine bir resmî açıklama da yapılmadığına göre, uygulamanın yasalara aykırı olduğu, bu aykırılığı da YSK’nın yaptığı anlaşılmaktadır. Kendilerine hiçbir tebligat yapılmadan geçici listelerde adını göremeyen bağımsız aday olmak isteyen vatandaş, hakkını nasıl arayacaktır?

Milletvekili Seçim Kanunu’nun ilgili hükümlerine uygun olarak süreç işletilseydi, bağımsız adayların beyanı dikkate alınarak geçici aday listelerinde isimleri yayınlanacak, geçici ilan tarihinden itibaren iki gün içerisinde varsa adaylığa engel durumu veya noksanlıkları ilgili adaya tebliğ edilecekti. İlgili aday eksikliklerini ikmal edecek, adaylığa engel gösterilen sabıka kayıtları konusunda belgeleriyle ve yasal gerekçeleriyle il seçim kuruluna başvuracaktı. 22. madde gereği il seçim kurulu iki gün içinde karar verecek, bu kararla talebi yerinde görülmeyen aday iki gün içinde YSK’ya itiraz edecekti. İşte bu safhada itirazda bulunanın bütün delil belgeleri, hukuki gerekçeleri ve il seçim kurulunun kararını birlikte değerlendirecek olan YSK, nihai kararını verecekti.

YSK süreci yasalara uygun sürdürmüş olsaydı, adaylara eksiklikleri ve varsa sabıka kaydı engelleri tebliğ edilmiş olacağından her bağımsız adayın itirazı ayrı ayrı değerlendirilerek karar verilecekti. O zaman BDP’nin desteklediği bağımsız adaylara karşı uygulanan bu vetonun hukuki olduğu, siyasi bir karar olmadığı söylenebilirdi. YSK da cılız seslerle, “Belgeleri gelirse yeniden inceleriz.” tarzındaki yasaya ve usule uymayan açıklamalar yapmak zorunda kalmazdı. Adaylık süreci yasalara uygun olarak sürdürülmediği için yaşananların ve hata düzeltilmediği takdirde yaşanabilecek olayların sorumlusu YSK’dır.

Yazının devamını okuyun »

[AnalitikBakis]

Reşat PetekAçıklamayı okuyunca ABD Büyükelçisinin yeni öğrendiği meşhur deyimimizi hatırlamamak mümkün değil.

Geçtiğimiz hafta hukuki ve siyasi açıdan çok tartışılan iki olay olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri TSK web sitesinde Balyoz davasıyla ilgili açıklama, diğeri ise Ergenekon, Balyoz, KCK davalarından tutuklu yargılanan sanıkların milletvekili adaylığı. Her iki olay da Türkiye’nin askeri vesayetten kurtulma ve demokratikleşme süreciyle doğrudan ilgili. Bu yazımızda TSK açıklamasının 27 Nisan 2007 bildirisinden dört yıl sonra yeni bir muhtira olup olmadığı üzerinde durmak istiyorum.

 

6 Nisan tarihli 5 maddelik açıklamanın ilk bölümünde Balyoz Darbe Planıyla ilgili davanın devam etiği hatırlatıldıktan sonra açıklamanın konusu sanıkların tutukluluğun devamı kararından söz ediliyor. ‘Halen tutuklu bulunan 163 askeri personelin, tutuksuz yargılanmak üzere yaptıkları müracaat 5 Nisan 2011 tarihinde itiraz mahkemesi tarafından ikinci kez reddedilerek, tutukluluk hallerinin devamına karar verilmiştir.’

 

Yargılama sürecine müdahale teşkil edecek açıklamaları hukukun korumadığının bilinciyle yazılan paragrafta yargıya nasıl müdahale edildiğini birlikte okuyalım: ‘Devam eden yargı sürecine müdahale anlamına gelebilecek davranışlardan özellikle kaçınan Türk Silahlı Kuvvetleri, yargılamayı etkilemeyecek şekilde, çeşitli defalar açıklamalar yaparak, ilgili makamları bilgilendirerek, yapılan seminerin ne olduğunu, nasıl yapıldığını, neleri kapsadığını ve kimlerin hangi emirlerle katıldığını tereddüte yer bırakmayacak şekilde izah etmiştir. Benzer hususlar, savcılık makamlarınca görevlendirilen bilirkişi raporlarında da açık bir şekilde yer almaktadır.’

Yazının devamını okuyun »

[HaberVakti]

Balyoz, Ergenekon, KCK tutuklularının adaylıklarına tepki dinmek bilmiyor…

 

Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’nın, “Ergenekon sanıkları seçilse bile Meclis’e giremez.” tezine hukukçulardan destek geldi. Hukukçular, Anayasa’nın 14. maddesi kapsamına giren suçlardan yargılananların dokunulmazlıktan yararlanamayacağı görüşünde. Buna ancak mahkemenin karar verebileceği belirtiliyor. Aday gösterilen sanıkların durumu 14. madde kapsamında kalıyor.

 

12 Haziran seçimlerine katılacak siyasi parti ve oluşumlar dün itibarıyla vekil adaylarının listelerini kesinleştirdi. Listelerde Balyoz, Ergenekon, KCK gibi davalar kapsamında halen tutuklu yargılanan kişilerin de adları bulunuyor. Sanıkların vekil seçilmesi durumunda salıverilip verilmeyeceği tartışma konusu. Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Ergenekon sanıklarının seçilseler bile Meclis’e giremeyeceklerini, buna ancak mahkemenin karar verebileceğini iddia etmişti. Bu görüşe, hukukçulardan da destek geldi. Anayasa Hukuku Profesörü Ömer Anayurt, Anayasa’nın 14. maddesi kapsamına giren suçlardan yargılananların dokunulmazlıktan yararlanamayacağı görüşünde: “Dokunulmazlıktan yararlanan, elbette Anayasa’nın 83′üncü maddesi gereği yargılama bağışıklığı kazanmaktadır. Bununla birlikte maddenin dokunulmazlık kapsamı dışında tuttuğu iki husus vardır. Bunlardan birisi de seçilmesinden önce soruşturulmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasa’nın 14′üncü maddesinde yer alan eylemlerden dolayı yargılanıyor olmaktır. Ergenekon davasındaki suçlar bu kapsamdadır. Dolayısıyla bu suçtan dolayı tutuklu bulunan bir kimse milletvekili seçilmiş olsa bile bu suçlar bakımından dokunulmazlıktan yararlanmayacağı için otomatik olarak salıverilmez.”

 

Prof. Anayurt’a göre, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 100. maddesi kapsamındaki tutukluluk şartları var olduğu müddetçe, milletvekili seçilmiş olmak kişinin tutukluluğunun sona ermesi sonucunu doğurmaz. Bu madde, ‘kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebileceğini’ hükme bağlıyor. “Zaman zaman bu husus bilerek ya da bilmeyerek karıştırılmaktadır.” uyarısını yapan Anayurt, değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Nitekim yakın geçmişte Sebahat Tuncel tutuklu iken DTP’den aday olup seçilmişti. Mahkeme tutukluluk kararını kaldırırken Tuncel’in milletvekili seçilmesini ve dolayısıyla dokunulmazlık kazanmış olmasını değil CMK madde 100′deki şartların ortadan kalkmış olmasını gerekçe olarak kullanmıştı.”

Yazının devamını okuyun »

Türkiye CHP, MHP ve BDP’nin milletvekili adayı olarak gösterdiği Ergenekon, Balyoz ve KCK tutuklularının meclise girip giremeyeceğini konuşuyor. Hukukçular bu konuda çok net. Sanıklar seçilse bile Meclis’e giremez diyorlar.
Hukukçular problemin meclise kadar gelmemesi gerektiği görüşünde. Bu problemi halletmesi gereken mercii olarak da de Yüksek Seçim Kurulu’nu gösteriyorlar.
Hukukçulara göre silivri sanıklarının mahkeme kararı olmaksızın meclise girmeleri Anayasal düzene aykırı. Yani mahkeme tahliye etmedikçe sanıklar mazbatayı alıp meclise giremeyecek.
Ergenekon ve Balyoz sanıklarının adaylığı gündeme geldiğinde BDP’li Sebahat Tuncel’in durumu hatırlatılıyor. Hukukçulara göre ”Tuncel’in durumu Haberal ya da Balbay’dan farklıydı.

Emekli Cumhuriyet savcısı Reşat Petek’e göre, tutuklu sanıkların aday gösterilmesinin asıl sebebi, onları milletvekili yapmak değil, onlar üzerinden yeni bir oyun oynamak.

[BUGÜN]

Cumhurbaşkanı Gül’ün “Yeni Türkiye’de artık muhtıra olmaz” açıklamasının ardından Genelkurmaydan şok bir açıklama geldi.

“163 personelin tutukluluk halinin devamını anlamakta güçlük çekiyoruz” ifadesinin yer aldığı açıklamayla Anayasanın “Yargıya hiçbir merci telkinde bulunamaz” maddesi ihlal edildi.

Balyoz sanıklarının tutukluluklarına yaptığı itirazın mahkeme tarafından ikinci kez reddedilmesinin ardından Genelkurmay Başkanlığından çok tartışılacak bir açıklama geldi. Genelkurmay, yargılaması devam etmekte olan Balyoz sanıklarının tutukluluğa itiraz başvurularının ikinci kez reddedilmesini eleştiren şok bir açıklama yaptı.

 

Kovuşturma devam ediyor

Genelkurmayın internet sitesinde yayınlanan açıklamada, “163 personelin tutukluluk halinin devamını anlamakta güçlük çekiyoruz” denildi. 5-7 Mart 2003 tarihinde 1. Ordu Komutanlığında yapılan ve darbe planı olduğu iddia edilen seminer planıyla ilgili olarak başlatılan kovuşturmanın devam ettiği kaydedildi. Açıklamada, “Halen tutuklu bulunan 163 askeri personelin, tutuksuz yargılanmak üzere yaptıkları müracaat 5 Nisan 2011 tarihinde itiraz mahkemesi tarafından ikinci kez reddedilerek, tutukluluk hallerinin devamına karar verilmiştir” ifadeleri yer aldı.

 

Muhalefet şerhine sarıldı

Devam eden yargı sürecine müdahale anlamına gelebilecek davranışlardan özellikle kaçmadığının dile getirildiği açıklamada, “TSK, yargılamayı etkilemeyecek şekilde çeşitli defalar açıklama yaparak tereddüte yer bırakmayacak şekilde izah etmiştir. Benzer hususlar, bilirkişi raporlarında da açık bir şekilde yer almaktadır” denildi. Genelkurmay, bu şok ifadelerin ardından önceki gün verilen, sanıkların tutukluluk halinin devamına ilişkin kararı da sitesinde yayınladı. Siteye konulan kararda karara muhalefet şerhi düşen Mahkeme Başkanı Şeref Akçay’ın değerlendirmeleri de genişçe yer aldı.

 

Zamanlama dikkat çekici

Ayrıca açıklamanın zamanlaması da dikkat çekici bulundu. Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ün başsavcı vekili yapılarak Ergenekon soruşturmalarından alındığı sırada uzun süredir sessizliğini koruyan Genelkurmaydan açıklamanın gelmesi tartışmalar neden oldu. Kamuoyunda, “Yasadışı derin yapılara yönelik mücadelede geri adım mı atılıyor” sorularının sorulduğu ve soruşturmalarla ilgili tereddütlerin oluştuğu sırada Genelkurmayın devreye girmesi farklı yorumlara yol açtı.

 

ANAYASA VE YASALAR NE DİYOR?

Genelkurmay’ın Balyoz sanıklarının tahliye taleplerinin reddedilmesi üzerine yaptığı açıklama Anayasa ve Türk Ceza Kanunu’na aykırı olduğu belirtildi. Genelkurmay’ın açıklamayla Anayasa’da teminat altına alınan mahkemelerin bağımsızlığına ilkesini çiğnediği gibi, TCK’da belirtilen adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçunu da işlediği kaydedildi.

 

Yazının devamını okuyun »

[AnalitikBakis] [HukukiHaber.net]

Reşat PetekErgenekon üyeliği suçlamasıyla Oda Tv internet sitesi sahibi Soner Yalçın ve bazı arkadaşlarının önce göz altına alınıp sonra tutuklanmaları Ergenekon davasında yeni bir süreci başlattı.

Soner Yalçın’ın ardından gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in de benzer suçlama ile tutuklanmaları basın özgürlüğü odaklı tartışmaları ve eylemleri gündeme getirdi. Ergenekon davalarının bugüne gelmesinde, İtalyan Gladiosunu da örnek gösterip uzun sürecek bir adli soruşturma ve yargılama sürecinin zaruri olduğunu söyleyen kimi yazarlar bile son tutuklamalara tepki gösterdiler.

Tutuklamaların ifade hürriyetine, basın özgürlüğüne vurulmuş bir darbe olduğu söylemleri ses getirdi. Cumhurbaşkanı bile devam eden yargı süreciyle ilgili gelişmelerden kaygı duyduğunu açıkladı. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek hükümetin muhatap olmadığını söyleyip yargıyı adres gösterince de, soruşturma savcısı Zekeriya Öz, basına dağıttığı bilgilendirme notunda, gazetecilerin yazdıkları yazı veya kitaplardan dolayı tutuklanmadıklarını, soruşturma aşamasında kamuoyuna açıklanması sakıncalı olacak önemli deliller bulunduğunu ve iddia olunan Ergenekon Terör Örgütü üyeliğinden işlem yapıldığını açıkladı.

Henüz iddianame düzenlenmediğine, dava dosyası aleni hale gelmediğine göre savcılığın açıklamaları da dikkate alınarak bekleyip sonucu görmeden yorum yapmanın yanlışlığı ortadadır. Hele hele, olayı basın özgürlüğü ile ilişkilendirerek terör örgütü üyeliği iddialarını görmezden gelmek, Ergenekonun değirmenine su taşımak olacaktır. Ergenekon sanıklarının açıklamaları ve savunmalarda, bu davanın Türk Silahlı Kuvvetlerine açılmış bir dava olduğu, terörle kahramanca mücadele edenlerin cezalandırılmak istendiği gibi temaların ısrarla işlenmesinin ardından şimdi de düşünce ve ifade hürriyeti kalmadı, hükümete muhalif basın susturuluyor kanaatinin yaygınlaşması için elden gelen arkaya bırakılmıyor.

Meseleyi basın özgürlüğü bağlamında değerlendirip ağızlarına siyah bant bağlayanların samimiyetine inanabilmemiz için, çoğunluğu ‘yandaş’ diye yaftaladıkları medya mensupları hakkında açılan beşbin dolayındaki dava hakkında da bir tepki ortaya koyduklarını görmeli değil miydik?

Basın özgürlüğüne, düşünce ve inanç özgürlüğüne, ifade hürriyetine sonuna kadar evet. Ama mesleği gazeteci olanların suç işlese de soruşturulamayacağı, ayrıcalıklarının olduğu düşüncesine ise hayır demeliyiz. Türkiye Ergenekon davaları ile, makamı, sıfatı, rütbesi ne olursa olsun herkesin hukuk önünde hesap verdiği bir döneme girmişken, gazetecilikle ilgisi olmayan eylemlerinden dolayı yargı makamlarının soruşturduğu gazeteciler mahkum olmadan suçlu ilan edilemeyeceği gibi, peşinen suçsuz ve suç işlemez kabul etmenin de hukuken kabul edilebilir olmadığını söylemeliyiz. Organize suç örgütü kurmak, yönetmek, üye olmak, üye olmasa bile suç örgütünün amacı doğrultusunda eylemlerde bulunmak yasalarımızda ayrı ayrı suç sayılmıştır. Bu çerçevede Oda Tv adlı internet sitesinin mercek altına alınması, elde edilen bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi, varsa örgüt bağlantılarının oraya çıkarılması emniyet makamlarının görevidir. Bu bağlatıların hukuki değerlendirilmesini yapmak ve sorumlular hakkında yeterli delil elde edilmiş ise tutuklama tedbirine başvurmak ve neticede kamu davası açmak da savcıların yasal görevidir.

Yazının devamını okuyun »

[HukukiHaber.net]

TÜSİAD Yeni Anayasa yuvarlak masa toplantıları dizisini tamamlayarak ‘Yeni Anayasanın Beş Temel Boyutu’ başlığı  altında bir rapor yayınladı. Yeni anayasanın yapım yöntemi, yeni anayasanın temel ilke kural ve kurumları, din ve vicdan özgürlüğü, kimlikler ve kuvvetler ayrılığı başlıklarıyla beş temel boyutunun ortaya konulduğu rapor genel anlamda yeni anayasa çalışmalarına olumlu katkı yapacak değerlendirmeler içeriyor.
Katılımcılar raporun tamamında hemfikir değiller. Bu nedenle ortak görüşlerin yanında farklı yaklaşımlar da raporda özetlenmiş. Yeni anayasanın yapım usulü hakkında üç görüş var: TBMM tarafından Anayasa’da mevcut yöntemle yapılması, ‘anayasa meclisi’ oluşturulması, ‘ geniş temsile dayalı kurucu meclis’ oluşturulması.  ‘Anayasa meclisi’ TBMM tarafından yasa ile oluşturulacak temel görevi anayasa taslağı hazırlamak olacak, taslak normal yasama prosedüründen geçerek referanduma sunulacak ve kabulü halinde yeni anayasa yürülüğe girecek. ‘ Geniş temsile dayalı kurucu meclis’  sisteminde ise, olağan yasama meclisinden (TBMM’den) bağımsız bir kurucu meclis oluşturulmasını öngörüyor. Kurucu meclisin oluşturulup oluşturulmamasına da referandumla halk karar verecek. Kurucu meclis sadece anayasa hazırlamakla görevli olacak. Görüldüğü müzakerelere katılanlar yöntem konusunda üç ayrı görüş dile getirmişlerdir.  Her bir görüşün artıları eksileri elbette tartışılabilir. Bu noktada önemli olan çoğulcu bir bakışla her görüşün ortaya konulması ve tartışılabilmesidir.

Başlangıç Bölümü Olmalı mı ?
TÜSİAD’ ın yuvarlak masası etrafında toplanan anayasa hukuku profesörleri ve diğer katılımcılar anayasada başlangıç bölümü olmasının bir zorunluluk olmadığını, olması halinde ise kısa, öz, yalın ifadelerle ideolojik yaklaşımdan uzak, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi evrensel kabul gören ilkelere atıfta bulunan bir metin olması gerektiği  hususunda ortak düşüncede olduklarını dile getirmişlerdir. Atatürk’e saygı ve şükran içeren bir cümleye yer verilse de Atatürkçülüğe ideolojik ve hukuki anlamlar yüklemekten kaçınılması gerektiğine işaret etmişlerdir.
Anayasada başlangıç bölümü  bulunmayan ülkelere örnek olarak  İtalya, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İsveç, Romanya, Yunanistan, Azerbaycan, Avustaurya, Belçika, Lüksemburg, Malezya gösterilebilir. 1876 Kanun-I Esasi ile 1921 ve 1924 T.C.Anayasalarında da başlangıç bölümü yoktu. İlk defa 27 Mayıs kanlı darbesinden sonra vesayet altında hazırlattırılan 1961 Anayasasında başlangıç bölümü yer aldı.
Anayasasında kısa başlangıç bölümü olanlara ABD, Macaristan, Letonya, Kazakistan, Fransa, Brezilya, Slovenya, Gürcistan, Almanya, İsviçre, Arnavutluk ve Rusya’yı örnek verebiliriz. Ukrayna , Çek Cumhuriyeti, İspanya, Portekiz, Güney Afrika, Endenozya, Venezuella, İran gibi ülkelerde ise uzun başlangıç bölümü bulunmaktadır.

Başlangıç bölümü genelde anayasanın felsefesini, ideolojik bakışını yansıtmaktadır.  Devlet öncelikli, tektipleştirici bir anlayışa dayanır. Hukukun üstünlüğünün  yerini başlangıç ilkeleri alır. Kanunların anayasaya uygunluğunu, siyasi partilerin anayasaya sadakatini sorgulayan ve yargılayan özel yetkili mahkemeler gerektiğinde hukuka uygun olsa da başlangıç ilkelerine aykırı gördükleri kanunları iptal eder, partileri  kapatır. Demokrasinin önüne hukuki denetim yerine ideolojik barajların inşası anayasaların başlangıç kısımlarıyla konulmaktadır. Türkiye’de  1961’den beri vesayet rejimi böylece sürdüregelmiştir.  TÜSİAD raporunda başlangıç bölümü önerilmemektedir.

Temel Hak Ve Özgürlükler İnsan Temelli Olmalı
Yeni anayasanın en önemli özelliğinin ‘insan haklarına dayanan devlet’ ilkesinin hayata geçirilmesine vurgu yapılması, devlet temelli değil insanı bireyi önceleyen bir anlayışın anayasaya egemen olmasının istenilmesini umut verici olarak değerlendirmeliyiz. Hak ve özgürlükler elbette sınırsız değildir. Hukuk devletinde, evrensel hukuk anlayışında hak ve özgürlüklerin devletin dayattığı ideoloji ile sınırlandırılması söz konusu olamaz. Temel hak ve özgürlükler ancak kamu yararı, genel ahlak, kamu sağlığı ve başkalarının özgürlük alanına müdahale halinde kanunla sınırlandırılabilir. 1982 Anayasasında temel hak ve özgürlükler alanındaki düzenlemeler, ‘ancak…’ diye başlayan istisnalarla ideolojik yaklaşımla sınırlandırılmıştır. Başörtüsü yasağına gerekçe yapılan laiklik ilkesi anayasanın bir parçası kabul edilen başlangıç  ilkelerine göre yorumlanıp hukuk dışı bir yasak yıllardır dayatılabilmiş ise, sebep özgülüklerin sınırlanmasında evrensel hukuk anlayışına uyulmamasıdır.

Yazının devamını okuyun »

[AnalitikBakis.com]

Reşat PetekHatırlanacağı gibi Anayasa değişikliği ile HSYK’nın yapısı değişmeden önce Ergenekon hakim ve savcıları görevlerinden alınmak istenmişti.

Zirve Yayınevi Katliamının Ergenekon bağlantılarıyla ilgili soruşturma ve operasyonlar devam ederken, Ergenekon soruşturmalarıyla ismi özdeşleşen Savcı Zekeriya Öz’ün İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği görevine atanarak özel yetkilerinin kaldırıldığı haberi duyuldu. HSYK Birinci Dairesinin onayladığı 128 kişilik atama kararnamesinde, Savcı Öz ile birlikte Ergenekon soruşturmalarını yürüten Ercan Şafak ve Fikret Seçen de Başsavı Vekili görevine atandılar. Özel Yetkili Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına atanırken onun yerine Fikret Seçen görevlendirildi.

Ergenekon davasının önemi nedeniyle bu atamalar bir anda gündemin ilk sırasına oturdu. 2007 yılında Ergenekon soruşturmasını başlatan Savcı Zekeriya Öz terfi ettirlerek görevden uzaklaştırıldı yorumları yapıldı. Ergenekon sanıklarının avukatlığını yapan hatta bazı Ergenekon sanıklarını milletvekili adayı yapmayı planlayan siyasiler olayın ilk şoku ile sevinç çığlıkları atmaya bile başladılar. Kararnamenin tamamını sükunetle inceleyenler ise, savcının değişmesiyle sürecin değişmeyeceği kanaatlerini ortaya koydular.

Gerçek neydi? Olayın perde arkasında Ergenekon sürecini olumsuz etkileyecek bir operasyon mu yapılmıştı? HSYK’nın idari tasarrufundan böyle bir sonuç çıkarılabilir miydi?

Hatırlanacağı gibi Anayasa değişikliği ile HSYK’nın yapısı değişmeden önce Ergenekon hakim ve savcıları görevlerinden alınmak istenmişti. Bu nedenle atama kararnameleri zamanında çıkarılamamış Adalet Bakanı ve Müsteşaşarı ile Kurul’un diğer üyeleri Başkanvekili Kadir Özbek’in öncülüğünde karşı karşıya gelmişlerdi. Kurul üyelerinden A.Suat Ertosun’un Ergenekon sanığı ile aynı karede görüntülenen fotoğraflarıyla HSYK’nın görevden alma girişimi birlikte değerlendirildiğinde endişelenmemek mümkün değildi. Zira Ergenekon iddianamesinin en önemli belgelerinden Ergenekon Yeniden Yapılanma Planında, örgütün sivil, asker ve yargı bürokrasisi içinde bağlantılarına dikkat çekiliyor ve soruşturma girişimlerinin bu bürokrasi tarafından engellendiğinden söz ediliyordu.

Darbe ürünü 1982 Anayasasıyla oluşturulan, ne demokratik ne de hukuki denetim altına alınamayan ‘anayasal yetkili organlar’ a ve özellikle HSYK’na halkın iradesiyle 12 Eylül 2010’da kısmi neşter vurulduktan sonra Ergenekon davalarına bakan hakim ve savcıların görevlerini hukuka uygun olarak daha rahat ifa ettiklerini söyleyebiliriz. Bu aşamada 128 kişilik kararnameyle üç özel yetkili savcının İstanbul Başsavcı Vekilliğine atanması, kanuna, atama ve nakil yönetmeliğine uygun bir idari tasarruf olduğunu söyleyebiliriz. Zira darbeciler, cuntalar ve illegal örgütlenmelerle risk alarak, tehditlere aldırmadan soruşturmaları yürüten savcılar taltif edilmiş ve terfi ettrilmişlerdir. Resmi anlamda kendilerine teşekkür edilmiştir.

Yazının devamını okuyun »