[RisaleHaber]

Uzmanlar, emekli generalin savcılara ifade vermesi gerektiğini söyledi

Melik Duvaklı’nın haberi:

Eski Genelkurmay Başkanı Koşaner’e ait olduğu iddia edilen ses kaydındaki iddialar halen devam eden soruşturma ve kovuşturmaları derinden etkileyecek. Tarihi özeleştirilerin yer aldığı kayıtlar başta Balyoz davası, 6 askerin şehit düştüğü Çukurca mayını davası, üsteğmen Çağlar Canbaz davası, Dağlıca, Aktütün, Gediktepe ve Hantepe baskını soruşturmaları dair önemli bilgiler barındırıyor.

Uzmanlar, emekli generalin savcılara ifade vermesi gerektiğini söyledi.

Darbe tehlikesi atlatılabilmiş değil

Emekli Cumhuriyet Savcısı Reşat Petek: Işık Koşaner’in itirafları gösteriyor ki, hukuka bağlılığı enayilik olarak niteleyen bir yaklaşım var. Bu çok korkunç. Bu kan donduran bir açıklama. Demek ki, Türkiye darbe tehlikelerini atlatabilmiş değil. Demek ki, Türkiye’nin bir numaralı meselesi darbe teşebbüsü yollarını tamamen kapatacak hem hukuki tedbirlerin hem de subay yetiştiren kurumlarımızın eğitim sisteminde düzenleme yapılması. Koşaner’in konuşmasını yargı makamları değerlendirmeli. Yasal yola mutlaka gidilmeli.

Savcılar görevlerinin gereğini yapmalıdır

Hukukçu Kazım Berzeg: Bir kamu görevlisinin kanuna riayet etmeme iradesini ifade etmesi ve bunu emri altındakilere telkin etmesi suç. Genelkurmay Başkanı, tüm ordunun başkanıdır. Bu sözleri ile kanuna uyulmamasını telkin etmiş oluyor. Hem askeri ceza kanunu hem TCK’ya göre suçtur. Koşaner için gerekli tahkikatı başlatmaları  savcıların görevlerinin gereğidir.

Bu kasetler pek çok davaya ışık tutacak

Emekli Yargıtay Savcısı Ahmet Gündel: Konuşmalar pekçok davaya ışık tutacak nitelikte. Kendisinin ‘Biz enayi değiliz. Sadece hukuka saygılı olmayacağız’ sözleri ayrıca değerlendirilmesi gereken sözler. Bir . Bu itiraflar nedeniyle, mutlaka bir şekilde Koşaner’in ifade vermesi gerekiyor. Şu andaki Genelkurmay Başkanı’nın mevcut konuyla ilgili olarak bir soruşturma izni vermesi gerekiyor. Koşaner’in sözleri Balyoz Davası’ndaki savunmaları çürütecek cinsten. Yargının seyrini değiştirecek önemli bu konular hakkında mutlaka bir soruşturma lazım.

Star

[ZAMAN]

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın, Genelkurmay’ın Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanacağı ve Askerî Yargıtay’ın ortadan kaldırılacağı yönündeki açıklamalarına hukukçulardan destek geldi. Emekli Başsavcı Reşat Petek, demokratik hukuk devletlerinin çift başlı yargıyı kabul etmediğini söylerken eski Savcı Gültekin Avcı askerî yargı için ‘adalet duygusunun bağrında hançer gibi’ benzetmesi yaptı.

‘Çift başlı yargı ortadan kalkacak’ sözünü değerlendiren askerî ve sivil yargıda görev yapan hukukçular, demokratik ülkelerde çift başlı hukuk sistemi olmadığına dikkat çekiyor. Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, askerî yargının yapısı itibarıyla bağımsız olmadığını ve tarafsız karar veremeyeceğini belirtti. Yargı birliği sağlanamamasının önemli bir hukuk sorunu olduğunu kaydeden emekli Başsavcı Petek şunları dile getirdi: “Ülkemizde, demokratik hukuk devletlerinde benzerine rastlanmayan bir yapı var. Demokratik hukuk devletleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), asker kişilerin görevlerinden kaynaklanan ve görev sırasında işledikleri suçlarına bakan disiplin mahkemeleri dışında yargı ayrımını kabul etmiyor. Hele bizdeki gibi hukukçu olmayan, hâkim sınıfından olmayan subayların yer aldığı heyetlere mahkeme gözüyle bakılmıyor. Hâkim sınıfından olsa bile rütbesiyle askerî hiyerarşi içinde görev yapan subayların tarafsız olamayacağı, dolayısıyla adil yargılama ilkesinin ihlâl edildiği kabul ediliyor.”

Askerî yargı sistemi için ‘adalet duygusunun bağrında hançer gibi’ ifadesini kullanan eski Savcı Gültekin Avcı, yargının bütünleşmesinin hayatî bir zorunluluk olduğunu ifade etti. Demokrasi modeline sahip hiçbir ülkede, Türkiye’deki gibi etkili bir askerî yargı inisiyatifi bulunmadığını kaydeden Avcı şöyle konuştu: “Batılı ülkeler, son söz itibarıyla askerlerden adalet beklemiyor. Askerin ve üniformanın asli fonksiyonu adalet dağıtmak değil, güvenlik üretmektir. Hiçbir askerî eğilimin ve önceliğin, demokratik bir yargısal sistemle bağdaşmadığı açık. Askerî yargı, askerlerin başı sıkışıp yargının kapısına düştüklerinde kendilerine koruma zırhı sağlama amacıyla kurulan yargı sistemidir. 12 Mart muhtırasının getirisi olan Askerî Yüksek İdare Mahkemesi bunu ispatlıyor. Bu ve Askerî Yargıtay kaldırılıp görev ve yetki Yargıtay ve Danıştay’a bırakılmalıdır.”

Bozdağ’ın açıklamalarına bir destek de emekli Hâkim Ömür Kabak’tan geldi. Askerî yargının kaldırılmasının yargıdaki çift başlılığı bitireceğini kaydeden Kabak, “Bu çok daha önceden atılması gereken bir adımdı. Hukuk fakültelerinde öğrenciyken 1978′lerde o zamanlar dahi hocalarımız çift başlı yargının kaldırılması gerektiğini söylerdi. Hukukî açıdan askerî yargının mutlaka kaldırılması gerekir. Bu zorunluluktur. Hiçbir demokratik ülkede böyle bir çift başlı yargı göremezsiniz.” diye konuştu.

Emekli Hâkim Rüştü Atpulat da Genelkurmay’ın, MSB’ye bağlanması ve bu konuda da bir anayasa değişikliğinin yapılması gerektiğini ifade etti. Gelişmiş ülkelerde Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı olduğunu hatırlatan Atpulat, yargı birliğine destek verdi: “Askerî Yargıtay’ın da kaldırılması hukuk birliği açısından hukuka daha uygun düşer. Bu konuda hükümetin aldığı kararları hukuken destekliyorum.”

12 Haziran seçimlerinin sonuçları, halkın iradesinin anlamı, verdiği mesajlar yeterince tartışılamadan iki kriz gündeme oturdu.

CHP’nin yemin krizi ile BDP’nin Meclis’i boykotu. Boykot tartışılırken Başbakan Erdoğan yeni kabineyi açıkladı. Ustalık dönemi kabinesi ilk toplantısını yaptı, Meclis de çalışmalarına devam ediyor. Her ne kadar seçmenin yarısının oyunu alarak siyasal iktidarını güçlenerek yenileyen AK Parti, Meclis çoğunluğuna sahip olmanın rahatlığıyla yolumuza devam ederiz dese de bu iki sorun çözülmeden sağlıklı bir demokratik işleyişten söz edemeyiz. Her iki kriz, Türkiye’nin iki temel problemine dayanıyor: Vesayet rejimi ve Kürt sorunu.

Vesayet rejiminin devamını arzulayanlarla, millet egemenliğini ve demokratik hukuk devletini savunanlar arasında son ciddi kapışmanın 2007 yılında yaşandığını söyleyebiliriz. Cumhurbaşkanı seçim sürecine müdahale, 367 krizi, 27 Nisan bildirisi, AK Parti kapatma davası birbirini takip etti. Hukuka ve demokrasiye yapılan gayri meşru müdahalelerden iktidar devşirme hesaplarının 2002 yılından itibaren nasıl planlı bir şekilde sürdürüldüğü, 2007 yılında başlayan Ergenekon soruşturmalarıyla gün yüzüne çıkmaya başladı. Hiç şüphesiz 27 Nisan bildirisine hükümetin verdiği cevapla herkese ve her kuruma hukuk devleti ve demokrasi verilmesi, askerin Başbakanlık’a bağlı olduğu vurgulanarak sorumluluğunun hatırlatılması, vesayetçileri şaşkına çeviren bir dik duruştu. Darbe günlükleri, Sarıkız, Ayışığı, Eldiven, Yakamoz adlarıyla hazırlanan kaos oluşturma, darbeye zemin hazırlama planları, Karargah Evleri adıyla ordu içinde oluşturulan cuntalar ve Balyoz Darbe Planları yargı kıskacına alındı, soruşturma ve kovuşturma süreçleri başlatıldı.

Yemin krizi NEYİ AMAÇLIYOR?

CHP bu süreçte Ergenekon sanıklarının avukatlığına soyundu. Eski Genel Başkan Deniz Baykal, her fırsatta Silivri’de tutuklu Ergenekon sanıklarına destek verip selam gönderirken, kaset operasyonuyla gelen Kılıçdaroğlu ise üye olmak için Ergenekon’un adresini sormaya başladı. Ergenekon’a üye oldu mu bilmiyoruz ama iki Ergenekon tutuklu sanığını seçilebilecekleri yerden aday listelerine yerleştirerek milletvekili seçilmelerini sağladı. Şimdiki krizin sebeplerinin iyi anlaşılması için adaylık sürecinde konuşulanları bir hatırlayalım. Ergenekon ve Balyoz sanıklarının yargılandıkları suçlar itibarıyla milletvekili seçilseler bile milletvekili dokunulmazlığından yararlanamayacakları, tahliye edilmeyebilecekleri, bu nedenle Meclis’e giremeyecekleri gündeme geldiğinde, hukukçu kurmaylarıyla birlikte Kılıçdaroğlu, ‘Mahkemeler nasıl karar verir bilemeyiz ama verilen karara herkes saygı gösterecek.’ diyordu. Verdiği sözlerin arkasında durmamakla anılır hale gelen Kılıçdaroğlu, bu sözünün de arkasında duramadı. Seçimlerden sonra söylemini değiştirdi. Tutuklu arkadaşları tahliye olmadıkça yemin etmeyerek arkadaşlarına destek vereceklerini açıkladı. Hatta Meclis’e giren, yemin eden MHP’yi de arkadaşlarına ihanetle suçladılar.

Bugün ‘yemin krizi’ olarak tarihe geçecek olan CHP’nin Meclis’e gelmekle birlikte milletvekilleri çağrıldığında kürsüye gidip yemin etmeyerek başlattıkları krizin sebebi, vesayet rejiminin devamı için silahlı terör örgütü kurmak, yönetmek, eylemlerde bulunmak, TBMM’yi yok etmek, hükümeti devirmek suçlarıyla yargılanan tutuklu sanıkların tahliye edilmemeleridir. Yasama, yürütme, yargı erklerinin ayrı olduğunu, Başbakan’ın veya TBMM’nin yargıya emir ve talimat vermesinin hukuk devletinde mümkün olmadığını çok iyi bilen CHP, Meclis çalışmalarını engelleme girişimiyle soruna çare bulunamayacağını da bilmektedir. Öyleyse neden kriz çıkarıyor? İşin esası CHP, egemenliğin tamamen millette olacağı, vesayetin tarihte kalacağı sürece esas teşkil edecek yeni Meclis’in anayasa çalışmalarına engel olmak istemektedir. Bunun başka izahı yoktur.

Yazının devamını okuyun »

[haber365.com]
CNN Türk kanalındaki “Ne Oluyor ? ” programına konuk olan Avukat Reşat Petek, “MHP, Balyoz davası tutuklusu bir sanığı milletvekili adayı göstermekle bence doğru yapmamıştı. Fakat şu anda ikinci bir yanlışlığı tekrarlamıyor diye düşünüyorum.” diyerek MHP’ nin doğru yolu bulduğunu söyledi.

Prof. Dr. Ersan Şen ile Reşat Petek arasındaki mahkeme tartışmasında, Yiğit Bulut konuklarını zor susturdu.

[Bugün.com.tr]

“Ya hep beraber Meclis’e gireriz ya da hiçbirimiz” diyerek yargıyı tehdit eden BDP’lilere sağduyu çağrısı yapıldı.

BDP'nin tehdidine en net cevap

Blok adaylarının, KCK tutuklularını kastederek “Meclis’e ya hep beraber gideriz, ya hiçbirimiz” yolundaki açıklaması siyasetin gündemine oturdu…

Hukukçu ve siyasetçiler, BDP desteğiyle milletvekili seçilenlere çağrıda bulundu: Yargıya baskı kurmayın. Şiddetin değil barışın dilini kullanın…

Zorlu bir seçimyarışını geride bırakan Türkiye’de siyaset giderek BDPdesteğiyle milletvekili seçilen KCK tutuklularının hakkında mahkemelerin vereceği karara odaklanıyor. Sırrı Süreyya Önder ve AltanTan geçtiğimiz günlerde Diyarbakır Cezaevi’nde Hatip Dicle ile Kemal Aktaş’ı ziyaret ettikten sonra blok adaylarının tavrının “Meclis’e yahep beraber gireriz ya da hiçbirimiz” biçiminde olacağını açıklaması ‘tehdit’ olarak algılanırken hukukçu ve siyasetçiler blok adaylarının barışçıl söylemlerle sürece katkı sunmasını istedi.

MAHKEME KARAR VERECEK

12 Haziran seçimlerinde milletvekili seçilen KCK tutukluları Hatip Dicle, Kemal Aktaş, Selma Irmak, İbrahim Ayhan, Gülser Yıldırım ve Faysal Sarıyıldız halen Diyarbakır D tipi kapalı cezaevinde bulunuyor. Avukatları aracılığı ile mazbatalarını alan tutukluların cezaevinden tahliye edilip edilmeyeceklerine mahkeme karar verecek. Aynı durum Ergenekon ve Balyoz davasından tutukluyken milletvekili seçilen Mustafa Balbay,Mehmet Haberal ve Engin Alan içinde geçerli. Tartışmalara son noktayı mahkemeler koyacakken, Önder ve Tan’ın “Blok olarak tavrımız bir arkadaşımızı bile eksik alarak gitmeyeceğiz, onları da alarak hep birlikte Meclis’e gideceğiz.Yıllardır hayatı buhalka zindanedenler artık vazgeçsinler. Akıllarını başlarına alsınlar.Bu saattensonra onlar korksunlar” yolundaki açıklaması tepki topladı.Hukukçu ve siyasetçilere göre yapılacak tek şey barış dilini kullanarak, mahkemenin vereceği kararı beklemek.

TEHDİTLE BİR YERE VARILMAZ

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz’a göre seçim sonrası sağlanan uzlaşma ortamının bozulmaması gerektiğini belirterek, “Herkesin yargı kararına baskı oluşturacak eylemve sözlerden kaçınması gerekir. Tehdit ile hiçbir yere varılamaz” dedi.

BDP’liler sorumlu davranmalı

Avukat Cahit Özkan (Uluslararası Hukukçular Birliği Genel Sekreter Yardımcısı): Yargı, kimlerin hukuk çerçevesinde parlamentoya gireceğini, kimlerin yargı önünde hesap vereceğini bilir. Sanıklara yönelik yargı kararına herkesin saygı duyması lazım. Şimdiden yargının verdiği kararı şüpheli hale getirir bir tavır içinde bulunmak kimseye yarar getirmez.

BDP şiddetten, Türkiye’deki barış ortamının zedelenmesinden besleniyor. Onun için seçilen vekillerin Meclis’e gidip yemin etmesini istemiyor. Yargıdan tahliye kararı çıkması onların istemedikleri bir şey. Eğer tahliye olurlarsa da BDP şiddet için farklı gayretler içinde olacaktır.

Sinan Kılıçkaya (Hukukçular Birliği Vakfı Başkanı): BDP her zaman barış ve demokrasi isteyen değil gerilimden beslenen bir parti olmuştur. Seçilenlerle ilgili kararı parlamento değil mahkeme verir. Kimse mahkemeye telkinde bulunamaz.

Yazının devamını okuyun »

[AnalitikBakış]

Seçim sonuçları, Ak Parti’nin 9 yıllık icraatını halkın büyük çoğunlukla onayladığını gösteriyor. Ekonomi, sağlık, ulaşım, iletişim politikaları olumlu karşılanıp istikrar sürsün isteniyor.

12 Haziran seçimlerini kim kazandı sorusu biraz abesle iştigal gibi gelebilir. Oy kullanan her iki seçmenden birinin oyunu alarak tek başına iktidar olan Ak Parti’nin kazandığında kuşku mu var. Elbette yok. Ancak sonuçların belli olmasından sonra siyasi partilerden yapılan açıklamalar bana bu soruyu sorduruyor.

Başbakan Erdoğan balkon konuşmasına başlamadan CHP Genel Başkanı Kılıçdaraoğlu yaptığı açıklamada, oydaş ve milletvekili sayısını artıran tek parti CHP olmuştur diyerek başarısını ilan etti. MHP Genel Merkezinde seçim sonuçlarını tek başına televizyondan izlediği söylenen Sayın Bahçeli’den de yazılı açıklama ile, partisi aleyhine kurulan bunca tuzaklara rağmen Meclis dışı kalmadıklarını seçimlerden üçüncü parti olarak çıktıkları kamuoyuna duyuruldu. Seçimlere bağımsız adaylarla giren BDP de gösterdiği 38 adaydan 36 sını Meclis’e göndermeyi başardıklarını, bir önceki döneme göre oy ve vekil sayısını artırdıklarını ilan ettiler.

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Sayın Erdoğan ise meşhur balkon konuşmasında oldukça mütevazi bir şekilde zaferini kutlarken, sadece kendisine ve partisine oy veren yüzde ellinin değil bütün vatandaşların hükümeti olacaklarını herkesi kucaklayacaklarını, asla kibire kapılmayacaklarını ifade etti.

Seçimin kazananı bellidir. Ak Parti üçüncü defa tek başına iktidar olmaktadır. Hem de her defasında oy oranını artırarak. Seçim sistemine bakın ki, oyunu artıran Ak Parti’nin milletvekili sayısı ise düşmüştür. Milletvekili sayısı azalsa da yüzde elli oyun psikolojik yansıması ve demokratik değeri bu düşüşü arka planda bırakmıştır. Tartışmasız bir zafer söz konusudur.

Ak Parti’nin programı, vizyonu, icraatları, vaatleri ile tartışmasız açık farkla kazandığı bu seçim sonucunda, diğer siyasi partilerin Ak Parti’yi suçlayıcı açıklamalarını sürdürmeleri yerine, kazananı kutlayıp milletin menfaatleri doğrultusunda yapacağı icraatlara destek vereceklerini deklare etmelerini bekliyorsunuz ama nafile. Halbu ki demokrasilerde son sözü halk söylüyor. Sizi seçmedi diye kızmaya, aşağılamaya, hakaret etmeye hakkınız yok. Elbette her zaman çoğunluğun tercihinin en doğru olduğu söylenemez ama bu tercihin oluşmasında halkı suçlamak yerine kendi doğrularını iyi anlatamayanların sebeplerini ve çarelerini başka faktörlerde araması gerekmektedir.

Yazının devamını okuyun »

[8sutun.com]

Uğur Dündar imzalı yalan ‘testis’ haberi nedeniyle mağdur olan doktorun açtığı dava Yargıtay’a kadar gitti. Yargıtay’ın da onay verdiği ‘Türban’ takıyorsan ağır eleştiriye katlanacaksın’ kararı avukatları bile isyan ettirdi.

Uğur Dündar imzalı ‘testis’ haberinin yalan olduğu ortaya çıkmış ve o dönem Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni olan Ertuğrul Özkök bu haber için özür dilemişti. Haber yalan olmasına rağmen, haber hakkında dava açan kadın doktorların davasının red gerekçesi ise oldukça ilginçti. ‘Türban akılcılığa aykırıdır’, ‘Türban takan biri ağır da olsa eleştiri hak eder’ cümlelerini içeren red gerekçesi Yargıtay tarafında da kabul edilmişti. Tüm bu gelişmeler ve yargının son dönemde verdiği tartışmalı kararlar bu akşam Ülke TV’de masaya yatırıldı.

Yargının tartışmalı kararları Ersoy Dede’nin sunduğu Ülke TV Ana Haber’de Emekli Cumhuriyet başsavcısı Reşat Petek, mağdur doktorun Avukatı Mehmet Hasip Şenal katıldı.

Avukat Reşat Petek, bu konuyu ilk kez Abant Platformu’nda gündemine getirdiğini belirterek “Şu anda bu karar elimde olmasa, bana bir hakim böyle bir cümle kullanabilir mi deseler kabul etmek istemem.” dedi. Reşat Petek mahkeme kararının tam bir rezalet olarak vurguladı.

Dava avukatı Mehmet Hasip Şenkal, olayın Mut’ta yaşandığını ve olaydan 3 gün sonra kişilerin Konya’ya geldiğini ve doktora gidildiğini, o anda nöbetçi olan erkek doktorun bu müdahaleyi yapmadığı dava konusu olan doktorlardan birinin o gün görevde olmadığı diğerine ise olayın intikal etmediğini hatırlatarak buna rağmen Uğur Dündar veHürriyet gazetesi kendi anlayış ve hayat görüşleri noktasında suçlayıcı ve küçük düşürücü yayın yaptıklarını söyledi.

Şenkal, bayan doktorların bu asılsız haberler yüzünden çok zor günler yaşadıklarını, hamile olan doktorun çocuğunu düşürme riski ile karşı karşıya kaldığını bu yüzden de haberle ilgili dava açıklarını söyledi. Hasip Şenkal, davanın Türkiye’deki sürecinin tamamen bittiğini ve olayla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gittiklerini söyledi.

Mahkemenin kararla ilgili gerekçesine ve kullanılan dile ise iki avukat adeta isyan etti.

[HukukiHaber.net]

12 Haziran Milletvekili seçimlerine az bir zaman kala, 12 Eylül 2010 Referandumuyla dokunulmazlıkları kaldırılan 12 Eylül darbecilerinin hayatta kalanlarına hukuktan bir tebligat gitti. Darbe lideri Kenan Evren ve yol arkadaşı Tahsin Şahinkaya hem telefon hem de yazılı tebligat ile darbe yapmak suçundan sanık sıfatıyla ifadeye çağrıldılar. Cumhuriyet Başsavcılığının yazılı davetle yetinmeyerek telefonla da sanıkları aramasındaki nezaketin kıymetini iyi anlamak için darbeciler olsa nasıl yapardı diye geçmişi hatırlamak yeter sanırım. Gece yarısı jandarmalar gider yataklarından kaldırır sürükleyerek yetkili komutanın önüne getirirlerdi. Hukuka uygun davranışın  güzelliği, darbelerden ve darbecilerin uygulamalarından farkı bu olsa gerek.

Anayasa değişikliğinden önce vefat eden diğer komutanlar ve tebligatın gittiği gün vefat eden Nejat Tümer dünyadaki yargıya hesap vermeyecek. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya 1980 yılı Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı olarak anayasayı ihlal ile silah zoruyla hükümeti devirmek, TBMM’ni kapatmak suçlarından yargıya hesap verecekler. 12 Eylül darbesinin suçluları bunlardan ibaret değil elbette. O dönemin işkencecileri haklarında mağdur ve müştekilerin suç duyuruları da ilgili yer Cumhuriyet Başsavcılıklarınca soruşturmaya alındı bile.
Bu soruşturmaların göstermelik, siyasi çıkar amaçlı olduğu yolundaki değerlendirmelere katılmadığımı, sonucu ne olursa olsun darbe sanıklarının adalet önünde hesap vermelerinin çok önemli olduğuna inanıyorum. Herşeyden önce darbe yapan generallerin gücünü halktan almadığı, kudretlerinin hukuktan üstün olmadığı, milletin verdiği karar ile yargılanabilmeleri başlı başına bir sonuçtur. Meseleye teorik olarak bakıp, suç işleyen herkes gibi darbe yapanlar da yargılanıyor bunda ne var deme kolaycılığı olmadığı da ortada. Yargılama normal ise otuzbir yıldır neden yargılanamadılar sorusuna ne cevap vereceksiniz?

12 Eylül darbecilerinin yargılanmasıyla ilgili farklı hukuki görüşler göndemde. Bir kısım hukukçular dava zamanaşımı süresi olan 30 yıl geçtiği için soruşturma yapılamayacağını ileri sürerken, kimi hukukçular darbe ve sonucunda uygulanan işkencelerin insanlığa karşı işlenmiş suçlar olması sebebiyle zamanaşımına tabi olmadığını bu nedenle sorumluların yargılanabileceğini ifade ediyorlar. Anayasanın geçici 15. Maddesi  engeli nedeniyle darbecilerin şimdiye kadar yargılanamadığını, 12 Eylül referandumu ile bu engelin kaldırıldığını, zamanaşımının engelin kalkmasıyla başladığını dolayısıyla 12 Eylül 2010 tarihinden itibaren zamanaşımı süresinin işlemeye başladığını bu nedenle soruşturma başlatılmasının hukuka uygun olduğunu savunan hukukçulara ben de katılıyorum. Bir milletvekili hakkında, milletvekilliğinde geçirdiği süre zamanaşımında nasıl dikkate alınmıyorsa Anayasa ile düzenlenmiş dokunulmazlık süresi bitiminde yani soruşturma engeli kalktığında yargılama yapılabiliyorsa, darbecileri koruyan Anayasa engeli kalkmasıyla onların da yargılanmaları hukuka uygun olacaktır.
Yazının devamını okuyun »

[AnalitikBakis]

Millete rağmen siyasi partilerin ilk sıralara koyarak aday gösterdiği Ergenekon ve Balyoz sanıkları seçilirse, aynı anda tahliye ile Meclis’e girme hakkı elde edecekleri sanılmasın.

 

Seçimlere bir aydan az bir zaman kaldı. Mitingler, siyasilerin karşılıklı atışmaları sürüyor ama ciddi anlamda seçim heyecanı olduğunu söylemek zor. Ufukta iki dönemdir iktidarda bulunan Ak Parti’nin güven tazeleyerek tek başına iktidarı görünüyor. Bu arada siyasi hayatımızda yaşanana ilginç gelişmeler var.

2007 Yılında Cumhurbaşkanı seçim sürecine müdahale ederek Sayın Abdullah Gül’ü seçtirmemek için müdahale edenlerin amaçlarına ulaşamadıkları bir dönem yaşadık. Her darbeden sonra darbe karşıtlarını iktidara taşıyan halkımız bu defa da 27 Nisan darbecilerine hem 22 Temmuz seçimleriyle hemde Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine dair Anayasa değişikliğine onay vermek suretiyle demokrasi ve hukuk dersi vermiş oldu. Gelişmeler bununla kalmadı. 2007 yılında Ümraniye’de ele geçirilen el bombalarının soruşturmasıyla çorap söküğü gibi ortaya çıkarılan iddia olunan Ergenekon Terör Örgütü ve bağlantılı davalar ile Balyoz Darbe Planı davası sözde demokrasiden özde demokrasiye geçiş sürecini yakından ilglendiren davalar olarak devam ediyor.

Ergenekon bağlantılı davaların temel özelliği, sanıklarının darbe teşebbüsü ile suçlanmaları. İddianamede suçlandıkları konular; Cebir ve şiddetle hükümeti devirmek, TBMM’ni kısmen veya tamamen çalışamaz hale getirmek, bu amaçla kaos ortamı hazırlamak, halkı hükümete karşı isyana teşvik amaçlarını gerçekleştirmek için örgüt kurmak, yönetmek, örgüte destek sağlamak, aynı amaçlar doğrultusunda değişik eylemler gerçekleştirmek.

 

Kimi muvazzaf kimi emekli askerler, emniyet mensupları, sendika patronları, rektörler ve öğretim üyelerinden oluşan sanıklar ilk savunmalarında saygın kişiliklerini, vatansever ve milliyetçiliklerini öne sürerek suçlamaları kabul etmedilerse de Mahkeme önündeki delillere bakarak bu savunmalara itibar etmedi. Kamu parasını, silahını, istihbaratını darbe amacıyla kullananlardan yargının deşifre edebildiği sanıklara bakıldığında, Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığından Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanvekiline, Ak Parti Genel Başkanı’nın yani Başbakan’ın özel kalem müdürlüğüne kadar organize biçimde sızıldığını görüyoruz.

Darbeye teşebbüs suçu işledikleri iddia edilen sanıkların kimlik, kişilik ve rütbelerine bakılmasızın kimilerinin tutuklu yargılanmaları sürecinde haksız hukuksuz müdahaleleri de gördük. TSK resmi web sitesinde ilk defa Balyoz sanıklarının tahliye edilmemesini eleştiren bildiri ile yargıya baskı yaparken, İstanbul Barosu kurumsal olarak Ergenekon sanıklarına destek verdi. CHP ve MHP ise tutuklu Ergenekon ve Balyoz sanıklarından milletvekili adayı göstererek, darbe girişiminde bulunanları Meclis’e taşımanın yolunu açtılar.

Demokrasi, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı derken kimlerin hangi pencereden hangi gözlüklerle baktığını, olması gerekenlerle olanları mukayeseyle daha iyi anlayabiliyoruz. Hukuk devleti olabilseydik, darbe sanıklarını milletvekili adayı yapmak şöyle dursun, görevlerinden açığa alındığını görürdük. Masumiyet karinesi hukuk devletini korumayı amaçlayan tedbirlerin alınmasına mani değil. Basit bir suçtan görevini kötüye kullandığı iddia olunan bir memuru görevinden geçici olarak uzaklaştırmayı soruşturmanın selameti bakımından gerekli göreceksiniz ama silahlarla, bombalarla, yeraltına gizlenmiş darbe planlarıyla yakalanan ve tutuklanan muvazzafları görevlerinden uzaklaştırmayacaksınız.

Yazının devamını okuyun »