[Yeni Şafak]

İnternet Andıcı davasında, mahkemenin hakkında suç duyurusunda bulunduğu İlker Başbuğ, savcılığın sorumlu bulması halinde darbe suçlamasıyla yargılanan ilk Genelkurmay Başkanı olacak. Hukukçular, 12 Eylül referandumunda ‘Yüce Divan’ düzenlemesine rağmen, ‘darbe girişimi’ görev suçu olmadığı için Başbuğ’un Ağır Ceza’da yargılanacağını belirtiyor.

Darbe, görev suçu değil  Başbuğ ağır cezaya giderHükümeti yıpratmak amacıyla Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kurulduğu ifade edilen internet siteleriyle ilgili İnternet Andıcı Davası’nda, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Kara propaganda yapan internet sitelerinin, andıçta, ‘Komutana arz’ parafı nedeniyle İlker Başbuğ’un talimatıyla kurulduğu belirtilirken davanın bir çok sanığı da eski Genelkurmay Başkanı’nın davada tanık olarak dinlenmesini istemişti. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Hasan Iğsız, Korgeneral Mehmet Eröz ve Yüzbaşı Murat Uslukılıç, sitelerin İlker Başbuğ’un bilgisi dâhilinde faaliyet yürüttüğünü anlatmıştı. Önceki gün görülen davanın duruşmasında ise mahkeme heyeti, İlker Başbuğ hakkında gereğinin takdir ve ifası için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazı yazılmasına karar verdi. 27 Mayıs döneminin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun hükümetle uyumlu çalıştığı için darbeciler tarafından yargılanırken, savcılığın İnternet Andıcı’nın hazırlanmasında sorumluluğu bulunduğu yönünde karar vermesi halinde Başbuğ, ilk kez darbe suçundan hakim karşısına çıkan Genelkurmay Başkanı olacak.

İlker Başbuğ’un sorumlu bulunması halinde yargılanacağı mahkeme konusunda da hukukçular görüş birliği içinde. 12 Eylül 2010 referandumunda kabul edilen “Meclis Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanacak” hükmüne işaret eden hukukçular, darbe girişiminin görev suçu sayılamayacağı için Başbuğ’un Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanacağı görüşünde birleşiyor. Eski DGM Savcısı Mete Göktürk, yeni yasadaki değişiklilerin sanıkların lehine olması durumunda uygulanabileceğini belirtirken Emekli Cumhuriyet Savcısı Reşat Petek ise Görevli ve yetkili mercinin İstanbul özel yetkili ağır ceza mahkemesi olduğunu söyledi.

Yazının devamını okuyun »

[ZAMAN]

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, İnternet Andıcı davasının cuma günkü duruşmasında tarihî bir karar aldı.
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmasına hükmetti. İfadeyi alacak savcı, eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ hakkında yeterli suç unsuru görürse dava açılacak. Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunulmasının, İnternet Andıcı davasının doğal sonucu olduğunu dile getiren hukukçular, emir komuta zinciri içinde hazırlanan bir evrakta ilk emri verenin sorgulanması gerektiğini söylüyor. Sanıkların mahkemedeki ifadelerinde İnternet Andıcı çalışmasının emir komuta zinciri içerisinde yapıldığı yönünde beyanları olduğunu belirten emekli Başsavcı Reşat Petek, örgüt başı diye ifade edilen Başbuğ’un soruşturmaya dahil edilmesinin normal olduğunu dile getiriyor. İddianamede isnat edilen suçun darbeye zemin hazırlama olduğunu belirten Petek, bu kapsamda mevcut dava sanıklarının yargılanmasında olduğu gibi yeni bir iddianame hazırlanması halinde davanın yüce divan değil, mevcut özel yetkili ağır ceza mahkemesinde yapılması gerektiğine işaret ediyor.
“Başbuğ’un gerek ıslak imza soruşturmasında gerek İnternet Andıcı davasına ilişkin verdiği demeçlerde böyle bir durumun geleceği belliydi.” diyen emekli Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Gündel, mahkemenin kanunun kendisine verdiği yetkiyi kullanarak görevini yerine getirdiğine dikkat çekiyor. Gündel, artık işin savcılığın yetkisi dahilinde olduğunu hatırlatarak, “Başbuğ’un ifadesini aldıktan sonra savcı gerek görürse bir iddianame hazırlayıp mahkemeye gönderebilir. Başbuğ’a ilişkin suç unsuru görmeyip kovuşturmaya gerek olmadığına karar verebilir. Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunulması, Türkiye’de normalleşme yolunda atılan adımlardan biridir. Artık hangi görevde bulunursa bulunsun suç işleyen, hakkında suç isnadı olan insanlar yargı karşısına çıkıyor.” diye konuştu.

[Haber5.com]

Delil karartmaya neden fırsat veriliyorFaili meçhul cinayetler soruşturması Ankara’da devam ediyor.

Faili meçhul cinayetler soruşturması Ankara’da devam ediyor. Soruşturma kapsamında ise Özel Harekât eski polisi Ayhan Çarkın’ın dün üçüncü kez ifadesine başvurulmuştu. Sabah saatlerinde Çarkın’ın “1996′da kaçırıldıktan sonra öldürüldüğü iddia edilen MİT’çi Tarık Ümit’in infaz edildiği yeri çizerek İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hakan Karaali’ye verdiğini söylemesi ve “Krokiyi çizdim neden gidip bakmadılar” açıklamasında bulunması gündemde geniş yankı uyandırdı.

İlerleyen saatlerde ise Cumhuriyet Savcısı Hakan Yüksel’in yürüttüğü soruşturma kapsamında Eski MİT’çi Tarık Ümit’in öldürüldüğünü söyleyen Çarkın’ın yer gösterme talebi kabul edildi.

Çarkın’ın Cumhuriyet Savcısı Yüksel ile ilgili söylediklerinden yola çıkarak gelişmeleri değerlendirmek üzere görüştüğümüz ve bu süreçlerin nasıl işlediğine vakıf olan Cumhuriyet eski Başsavcısı Av. Reşat Petek ise yer talebinin kabul edildiği bilgisinin kamuoyuna yansımasından önce “somut bir beyanın savcılık tarafından değerlendireceğini” ifade etti.

Bu somut olaya mahsus bir özel baskı var yok dememiz şu aşamada doğru olmaz diyen Petek, “faili meçhuller yıllardır üzerine gidilemeyen olaylardı. Son dönemde bu konular soruşturulmaya başlandı. Ayhan Çarkın ile ilgili konularda da kamuoyuna yansıdığı kadarıyla bir takım ihbar ve itirafların gerçeği yansıtmadığı noktasında da değerlendirmeler var. Birilerine karalama yapıyor gibi bir şeyler var. Burada basına yansıdığı gibi özellikle gömüldüğü yeri gösterme gibi somut bir beyanı varsa savcılık bunu değerlendirir. Hemen neden değerlendirilmedi gibi bir şey söylemek çok doğru olmaz. Herhalde bununla ilgili savcılık bir şey yapar. Kişi gösterdiğine göre ve tutuklu olduğuna göre bunu başka birinin gizlemesi veya değiştirmesi gibi ihtimaller elbette ki bulunur ama savcılık önlemini almıştır diye düşünüyorum” dedi ve sözlerine şöyle devam etti;

 

“SORUŞTURMAYI ENGELLEME ÇALIŞMALARI KESİLMEYECEKTİR”

Yapılan gizli soruşturmayı çok detaylı bilmeden de o olaya münhasır eleştiriler uygun olmayabilir. Tabi faili meçhul soruşturmalarda bir tarafı devlet içinde konumlanmış üst bürokrasiye veya siyasetçilere uzanan, uzanma ihtimali olan bir soruşturmanın doğrudan ve dolaylı engelleme çalışmaları kesilmeyecektir. Bunlar mutlaka olacaktır. Yargı makamlarının bu noktada bağımsız, tarafsız vesayetten kurtulmuş ve sıyrılmış olarak neler yapıp yapmadığını belki bir süre sonra ve daha net değerlendirme imkanı bulacağız. Baskının, kapatma çalışmalarının bu noktada doğrudan baskı, dolaylı baskı veya hedef saptırma gibi örgütlü güçlerin yapabileceği çalışmaların olduğunu ve devam edeceğini düşünüyorum. Ama bunların ne derece başarılı olabileceğini zamanla göreceğiz. Türkiye’deki yargının yapılanışındaki düzelmenin (iyiye gidişin) bu baskıların aşılmasında önemli bir etken olacağını düşünüyorum.

Av. Reşat Petek gündeme yansıyan son gelişmeler ile ilgili olarak ise sorularımıza şu şekilde yanıt verdi;

Yazının devamını okuyun »

[AnalitikBakış]

Sanırım dikkatinizden kaçmıyordur. Halkımız terörle mücadelenin topyekün sürdürülmesinden yana tavrını ortaya koyuyor. Terör örgütü ile mücadele politikalarına destek veriyor.

PKK ile mücadelenin yeni bir döneme girdiğini söylüyoruz. Her ne kadar bazı yazarlar doksanlı yıllara dönüş olarak yorumlasalar da konuyu hassasiyetle takip edenler işin öyle olmadığının farkındalar. Terörle mücadelede yeni bir döneme girildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Yeni dönemden söz etmek öyle kolay olmadı. Yeni dönem için yeni Türkiye ve yeni Ankara politikalarının devreye sokulması gerekiyordu. Halkın iradesi ile tamamen bütünleşmiş denilemese de bütünleşme yolunda çok önemli adımların atıldığı yeni Türkiye.
Sanırım dikkatinizden kaçmıyordur. Halkımız terörle mücadelenin topyekün sürdürülmesinden yana tavrını ortaya koyuyor. Terör örgütü ile mücadele politikalarına destek veriyor. Bu konuda en önemli desteğin son dönemde Kürt kökenli vatandaşlarımızdan geldiğini de görüyoruz. Bölücü terör örgütünün son saldırılarında Kürt vatandaşlarımızın katledilmesi, Kürtçe ağıtların yükseldiği evlere Türk Bayrağının asılması, cenazeleri istismar etmek isteyen PKK ve bağlantılı örgütlere cenazelerin verilmemesi, ‘benim için öldürme’ kampanyaları, kepenk kapattırma tehditlerine karşı duruşlar v.s teröre karşı halkın daha geniş tabanlı bir tepki gösterdiğini ortaya koyuyor.
Teörle mücadelede eski politikalara dönülmediğinin bir göstergesi olarak, karar meciinin, sevk ve idarenin siyasi otoritede olduğunu söyleyebiliriz. Siyasi otoritenin aldığı kararların istihbarat birimleri ve güvenlik kuvvetlerince koordineli olarak sürdürülmesi de önemli unsur. Mücadelenin hukuk içinde sürdürülmesi, keyfiliğe ve dağınıklığa meydan verilmemesi de başarıya ulaşılmasındaki en önemli faktör. Güvenlik ve özgürlük dengesinin göz önünde bulundurulması, demokratikleşme adımlarında aksamalar olsa da geri adım atılmayacağının en yetkili ağızlardan ilan edilmesi, terör örgütünün tabanında çözülmeleri sağlıyor.
Olumlu olarak gördüğümüz bu gelişmeler çözümün siyasette olduğunu, silahla, kanla, öldürme ile Kürt sorununa çözüm bulunamayacağı gerçeğini ortaya koyup soruna çözüm arayan siyasiler ve aydınlar nezdinde bir konsensüs sağlarken; Bölücü Terör Örgütü ve destekçilerini telaşlandırmaktadır. PKK aldığı tepkiler karşısında bazı eylemlerini farklı isimlerdeki yan kuruluşlarına üstlenme görevi verse de, PKK, KCK, HPG ve TAK gibi isimler altında yapılan eylemlerin terör olduğu ve Kürt sorunun çözümüne hizmet etmediği gerçeğini gizleyememektedir. Kürt sorununu çözme kararlılığındaki yeni Ankara’nın inkar ve assimile politikalarını reddetmesi, kardeşlik ve eşit vatandaşlık ilkeleriyle Kürt kökenli vatandaşlarını kucaklaması BTÖ ve yandaşlarını farklı politikalar geliştirmeye yöneltti. Bu doğrultuda KCK operasyonları ve tutuklamaları, Ak Parti karşıtlarına karşı yürütülen siyasi operasyonlar olarak gösterip, düşünce ve ifade özgürlüğünün kalmadığı yorumlarıyla desteklemeye çalışıyorlar. Son KCK operasyonlarında bazı avukatları gözaltına alınıp tutuklanması da aynı bağlamda değerlendirildi. BTÖ’nün propaganda ağına takılanlar da avukatların tutuklanmasını protestoda örgüt bağlantılarını, silah talimlerini, suça iştiraki, yardım ve yataklığı görmezden geldiler.

[HukukiHaber.net]

Türkiye terörle mücadelede devletin bütün kurumları ile uyumlu hareket ederek yeni bir safhada iken geçtiğimiz hafta Van depremi ile sarsıldı. Gündüz vakti  7.2 şiddetindeki deprem Erciş başta olmak üzere Van merkez ve köylerinde ciddi hasar ve can kaybına neden oldu.Bu vesile ile hayatını kaybedenlere allah’tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyorum. Deprem nedeni ile göçük altında kalanların kurtarılması ve deprem mağdurlarını iaşe ve ibade için halkımızın gösterdiği birlik beraberlik yardımlaşma ve mağdurun elinden tutma hasletleri  öne çıkıp yüreğimizi ferahlatırken 600 dolayında can kaybına milletçe üzüldük, yüreğimiz yandı. Depremde hayatını kaybedenlerin her birinin ayrı hikayesi ile birlikte yardıma koşanların da fedakarlıkları oldukça ibret verici idi.

Tabi afet olarak deprem, ülkemizin pek çok bölgesinde beklenen bir olay. Fay hatları üzerinde olan bölgelerimiz ve sıklıkla meydana gelen depremler konunun uzmanlarınca yeni depremlerin habercisi olarak yorumlanıyor. Halk böyle olmasına rağmen, depremlerde can ve mal kaybının asgari düzeye indirilmesi için yeterli hazırlığın yapıldığını söylememiz mümkün değil. Deprem bölgesi dikkatle incelendiğinde sapasağlam ayakta olan binaların hemen yanında aynı hat üzerinde yerle bir olmuş binaların bulunması bize bir gerçeği gösteriyor: Zayiatlar depremden değil depreme dayanıksız inşa edilen binalardan kaynaklanıyor. Yani yapılan binalarda teknik şartnamelerine uyulmaması ve ucuza mal etmek için malzemeden yapılan hırsızlık temel sorunu oluşturuyor. Kısacası enkaz altında kalan yüreğimizi yakan canlarla birlikte iş ahlakı. Kanuna, yapı denetim örgütlerine rağmen, uygulamanın hakkıyla yapılamamış olmasının temel sebebi ahlaki çöküntü olduğu anlaşılıyor. Önce ahlak çöküyor. Sonra iş ahlakının çöküntüleri üzerine inşa edilen binalar çöküyor.

Depremde yaşanan ikinci bir olumsuzluk yardımların dağıtım ve organizasyonunda görüldü. Afetin büyüklüğü, yağmur ve soğuğun aniden bastırması sebebi ile barınma sorununda ortaya çıkan aciliyetin sebep olduğu kargaşayı bir yere kadar anlamak mümkün. Ama kardeşlerinin acısını hissedip acılarına merhem olabilmek adına toplanan yardımları götüren tırların, kamyonların yolda yağmalanması anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum değil. Diğer yandan depremin terörün etkin olduğu bir bölgede meydana gelmiş olması da beraberinde başka sorunlar getirdi. Bölücü Terör Örgütü (BTÖ) depremde insanların acıları üzerine propaganda ve eylem yapmaktan geri durmayan acımasız ve gayri insani yüzünü bir kez daha gösterdi. ’’Yardımı al ama kameralara yardım gelmiyor diyeceksin’’ şeklinde depremzedelere yapılan baskı ve telkinler, diğer yandan kadın canlı bombanın bir oyuncakçı dükkânı önünde bombayı infilak ettirmesiyle üç kişiyi öldürmesi, Osmaniye de iki polis memurunun BTÖ militanlarınca şehit edilmesi terörün hiçbir insani kaygı taşımadan her hal ve ortamda saldırılarını sürdürdüğünü gösterdi.

Yurtiçi ve yurtdışından kardeşlik köprülerinin oluşturulup depremin yaraları sarılmaya çalışılırken BTÖ’ nün istismar ve caniyane saldırılarının devam etmesi Kürt meselesi, Güneydoğu sorunu, Doğu sorunu gibi kavram ve sözcüklerin arkasına saklanacak bir mesele olmadığı, Kürt sorunu değil bütün Türkiye ile birlikte Kürtlerinde bir BTÖ sorunu olduğunu tescillemiş oldu. Deprem üzerine insani duyguları, kardeşliği, yardımlaşmayı, merhameti, dayanışmayı öne çıkaran değerlendirmelere ve bu duyguları yerinde fiiliyata dönüştüren ve fedakarca çalışan herkese teşekkür etmek bir borcumuzdur. Depremin yaraları sarılırken bile kardeşliğimizi yok etmeye, birliğimizi parçalamaya yönelik yaklaşımları ise lanetlememiz gerekiyor.

Yazının devamını okuyun »

[HukukiHaber.net]

Bölücü Terör Örgütünün (BTÖ) hain saldırıları sonucu 5 polis ve  24 askerimizin şehit edilmesi  yüreklerimizi dağladı. Daha bir hafta öncesi genç kızları, hamile kadınları ve bebekleri hunharca katledenler bir de utanmadan polis sandık diyerek özrü kabahatinden büyük açıklama yaparak nabızları yükseltmişken şimdi de 29 şehit. Sekiz ayrı noktaya eş zamanlı saldırı düzenleyen BTÖ’nün bu son saldırıları karşısında haklı olarak öfke kabarmakta, tansiyon artmakta ve ‘artık yeter’ sesleri yükselmektedir.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, intikamın alınacağını ifade ederken Başbakan Erdoğan, halka itidal çağrısı yaptı. Ancak Başbakan da teröre destek verenlerin devletin nefesini üzerlerinde hissedeceklerini ve BTÖ ile sonuna kadar mücadele edileceğini, asla boyun eğmeyeceklerini bir kez daha tekrarladı. Olaydan hemen sonra Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının bölgeye gitmeleri ve PKK kamplarının imhasına yönelik kara harekâtının başlatılmış olması ise kabaran öfke dalgasını sakinleştirmeye yetmedi.
Üst üste gelen saldırılar, şehit sayısının fazlalığı pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. Herkes nerede istihbarat diye soruyor? 250 dolayında terörist sınırdan geçip, katırlarla ağır silahlarını naklederken heronlar neredeydi? Saldırı başlayıncaya kadar hiç mi haberiniz olmadı? Dağlıca eski komutanı  Yarbay Onur Dirik’in şok itiraflarının gündeme bomba gibi düştüğü bir zamanda, yine ihanet mi var soruları da gündemdeki yerini koruyor.

Hükümetin tavrı, BDP dışındaki siyasal partilerin ortak görüşü, medyadaki çoğunluğun kanaati, Tezkerenin gereğinin yapılması, sınır ötesi hava harekâtıyla yetinilmeyip kara harekâtı başlatılması ve BTÖ’nün kökünün bu yolla kazınması. Mücadelede sonuna kadar gidilmesi. Sönen ocakların, yetim kalan yavruların, dul kalan eşlerin, gözü yaşlı anaların babaların feryatları arasında dudaklardan dökülen ortak cümle; ‘sözün bittiği yerdeyiz’ oluyor.

Elinde silahla gelene, bomba atana, roketatarla saldırana, sivil asker demeden kurşun yağdırana, bir polis öldürmek için 50 sivili öldürmeyi meşru görene gül sunulacak değil Silaha silahla karşılık verilecek elbette. Evrensel hukukun bireyler için bir hak olarak tanımladığı meşru müdafaa devletler için de geçerli. Devlet bütün vatandaşlarının, hatta coğrafyasında yaşayan bütün insanların can ve mal güvenliğini korumakla sorumlu. Bu sorumluluğunu yerine getirirken hukuka, insan haklarına riayet edecek.

Yakaladığı teröristi adalete teslim edecek. Ama silahla saldırana karşı da orantılı güç kullanacak, silah kullanacaktır. Bu devletin hem hakkı hem de vazifesidir.

Ancak unutmamak gerekir ki, terör örgütü kargaşa oluşturmak, kardeş kavgası çıkarmak istemektedir. Bunun karşısında itidalli davranmak, provokasyonlara alet olmamak gerekir. Terör protesto edilmeli ancak İstiklal Caddesinde olduğu gibi, dükkanında bayrak asılı olmayan esnafa saldırıya dönüşürse; falan yerde PKK bayrağı asılmış gibi provoke amaçlı fısıltılar üzerine güvenlik birimlerine işi havale etmek yerine o yerlere saldırıya dönüşürse, bütün hatalarına ve duruşlarındaki yanlışlara rağmen siyaset içinde yer alan ve siyasi müzakerede taraf olması gereken BDP’ni hedef alırsa, bu eylemler terör örgütünün amaçlarına hizmet etmiş olur. Bu nedenle gerçekten sözün bittiği yer dediğimiz bir noktada özellikle sözün başladığı yer diyorum. Söz asla bitmemeli. Terör, sebepleri, saikleri, alınan tedbirler, başarılı olan olmayan yönleriyle konuşulmalı, değerlendirilmeli, eleştiriler yapılmalı, eksiklikler söylenmeli.

Yazının devamını okuyun »

[HukukiHaber.net]

Yeni anayasa çalışmaları çerçevsinde Meclis Başkanı Cemil Çişek’in daveti üzerine akademisyenler toplanarak görüşlerini dile getirdiler. 12 haziran seçimleriyle oluşan yeni Meclis’in seçime iştirak oranı ve temsil kabiliyeti itibariyle yeni anayasa yapabileceği görüşü ağırlık kazanırken, Sabih Kanadoğlu’nun oğlu da babasının yolunda gittiğini gösteren açıklamalarda bulunmuş. Özyeğin Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu ‘Bu Anayasa yürürlükte iken yeni bir Anayasa yapılamaz. Ancak bu Anayasa üzerinde değişiklik yapılabilir. Yeni Anayasa yapılması için kurucu meclis kurulması gerekir’ demiş.

Yeni anayasa için elbette farklı görüşler dile getirilecek. Toplumun her kesiminin görüşleri katılımları  değerli. Sanırım başlangıçta tartışılacak konuların başında anayasa yapma yöntemi gelecek. Birincisi bu Meclis Kurucu Meclis gibi hareket edebilir mi ? İkincisi yeni bir anayasa mı, yoksa köklü bir anayasa değişikliği mi? Üçüncüsü de anayasa yapmada 1982 Anayasasının anayasa değişikliğiyle ilgili 175. Maddesi dikkate alınacak mı? Görüşleri mi arz edeyim.

17 defa değişikliğe uğramış 1982 Anayasası yeni bir değişikliği taşıyamayacak derecede eskimiştir. Yapılan değişikliklerin genelde olumlu olması bu anayasanın temelde darbecilerin hazırladığı bir anayasa olma özelliğini ortadan kaldırmıyor. Bu nedenle beyaz bir sayfa açılarak yepyeni bir anayasa yapılması gerekiyor. Yeni anayasada 1982 Anayasasında yer alan bazı maddelerin özde muhafaza edilerek metnin yeniden yazılması yapılacak çalışmanın anayasa değişikliği olarak ele alınmasını gerektirmez.

Bu Meclis yeni anayasa yapamaz düşüncesi, 367 uydurması ile Meclis’in Cumhurbaşkanı seçmesine engel olma çabasından farklı değildir. AYM Başkanı Sayın Kılıç’ın dediği gibi iki kere ikinin 367 etmediğini halk sandıkta göstermiştir. Demokrasilerde halkın iradesi üzerinde bir otorite kabulüne hukuki kılıf aramak beyhude bir çabadır.

Bu Meclis  pekala ‘Kurucu Meclis’ sıfatını üstlenebilir. Kurucu Meclis oluşturmak için yeni bir seçime de gerek yoktur. 12 haziran seçimleri öncesi bütün siyasal partiler seçmene yeni meclisin yeni sivil bir anayasa yapacağını deklare ederek kendi partilerine ve programlarına oy istemişlerdir. 24. Dönem TBMM böylece oluşmuştur. Ne 27 Mayıs ne 12 Eylül darbesini yapanlar oluşturdukları meclis, konsey ve komiteler için halktan onay almadan anayasa hazırlatmışlardır. Temelinde darbe olan ve demokratik olmayan usullerle oluşan 1982 Anayasasının yok kabul edilerek yeni anayasa hazırlanması konusunda toplumda ve Meclis’te büyük oranda uzlaşma oluşmuşken, yeni bir ‘Kurucu Meclis’ oluşmasını istemenin demokratik ve hukuki hiç bir dayanağı yoktur. Demokratik yöntemle oluşmuş hiçbir meclis kendi yetkilerini devredeceği ‘Kurucu Meclis’ oluşmasına izin vermez. Bu kendi vatlığını ve meşruiyetini inkar anlamına gelir.

Bu nedenle Meclis açılır açılmaz anayasa çalışmalarında ilk adım olarak, Meclis’in anayasa yapımında ‘Kurucu Meclis’ görevini üstlendiğini bir Meclis Kararı ile kamuoyuna deklare etmelidir. Böyle bir karar halkın iradesine sahip çıkma anlamında siyasi bir karar olacaktır. Demokratik yoldan temel hukuk normlarının oluşturulmasında ilk adımın hukuki değil siyasi olmasından daha tabii ne olabilir?

Yazının devamını okuyun »

[AKSİYON]

Reşat Petek(*): Yassıada yargısız infazdı

Yassıada infazlarına rahatlıkla yargısız infaz diyebiliriz. Hukuka uygun yargılamadan söz etmek mümkün olmadığı için bu infazları hukuken yargı kararlarının infazı olarak değerlendiremeyiz. Her şeyden önce oluşturulan Yassıada Mahkemesi ‘tabii hâkim’ ilkesine aykırıdır.  İnsanlar ancak işlediği iddia olunan suçun işlendiği tarihte var olan mahkemelerde yargılanabilir. Sonradan oluşturulan mahkemelerin, amacı, görevi, hangi doğrultuda karar vereceği o mahkemeleri oluşturan darbeciler tarafından önceden kararlaştırılmıştır. Bu nedenledir ki Yassıada Mahkeme Başkanı Salim Başol, ‘Sizi buraya gönderen irade böyle istiyor’ sözleriyle mahkemenin tarafsız ve bağımsız olmadığını, sadece emirleri uyguladığını beyan etmiştir. İkinci olarak, ne ile suçlandığını bilmek en tabii sanık hakkı olmasına rağmen, sanıklara hukuka uygun olarak suç ve suçlama izah edilememiştir. Sanık haklarına riayet edilmemiştir. Başbakanın emriyle öldürüldüğü iddia edilen gençlerin kim olduğu belli değildir. Ailelerinin şikâyeti yoktur. Daha açıkçası öldürülen gençler sadece uydurma bir senaryodur. Suçlamaları  doğrulayan müşteki iddiası, yer, zaman, şahıs, tanık, doktor raporu, otopsi raporu olmadan sözde yargılama yapılarak sözde hüküm verilmiştir. Sanıklar duruşmada Mahkeme başkanınca azarlanmış, kutsal savunma haklarını kullanmalarına bile fırsat verilmemiştir. Bu nedenle Başbakan Menderes ve bakanlarının idamları bir katliamdır. Yassıada’nın sözde yargı mensupları ise emirlere uymanın mükâfatı olarak Yüksek Mahkemelere başkan ve üye olarak atanmışlardır. Kendilerinden adalet beklenen hâkim ve savcıların görevlerini kötüye kullanmaları ve haksız yere idam ve ağır hapis cezaları vermeleri ise en ağır ceza yaptırımına muhatap olmalarını gerektirir. Ancak bu hukuksuzlukların hesabı ceza hukuku açısından sorulamamıştır.

(*) Emekli Başsavcı

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-30515-27-mayis-oncesinin-istanbul-emniyet-muduru-faruk-oktayin-oglu-h-emre-oktay-babam-iskencede-oldu.html

 

 

 

[AnalitikBakış]
Koşaner’in gözünde, darbe planı hazırlayanlar mert, gerçekleri ortaya çıkaran yargı ise namertti. Hukuka saygılı olmak ise enayilik.

Bu nasıl başlık demeyin. 6 Eylülde başlayan adli yıl açılış konuşmasını Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Koşaner yapmadı elbette. Her yıl olduğı gibi bu yıl da Yargıtay Başkanı yaptı. Başkan Nazım Kaynak geçmiş yıllarda olduğu gibi siyasal iktidarı yerden yere vuran ideolojik, siyasal bir konuşma yerine yargının temel sorunlarına değinen önemli açıklamalarda bulundu. Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan başta olmak üzere yasama, yürütme ve yargının üst düzey temsilcileri töreni takip etti. Kavga değil uyumlu çalışma görüntüsü dikkatlerden kaçmadı.

Bu tabloyu olumlu değerlendirenlerin yanında, yargının yeniden yapılandırılmasından rahatsızlık duyanlar vardı elbette. Yargıtay başkanından hükümete yönelik sert eleştiriler, vesayetçi yaklaşımlar bekleyenler umduklarını bulamayınca rahatsız oldular. Medya, farklı bir açılış töreni olduğunu ve geçmiş yıllara göre yaşanan değişimi vurguladı. CHP Genel Başkanı sadece Barolar Birliği Başkanının konuşmasını beğendiğini söyledi. Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcıların değiştirilmesini yargıya baskı olarak değerlendirmesi Kılıçdaroğlu’nu memnun etmişti.

Geciken adalet, iş yoğunluğu, tutukluluk sürelerinin uzunluğu, tutuklu sayısının artması gibi temel sorunlara değinilen adli yıl açılışı ile Koşaner’in noktasına virgülüne kendisine ait olduğunu kabul ettiği ses kaydıyla ilgisine dikkat çekmek istiyorum. Biliyorsunuz Ergenekon ve arkasından Balyoz soruşturmaları kapsamında bazı generallerin tutuklanmasıyla yargı ön plana çıktı. Askeri yargı ayrıcalığı tartışıldı. Darbe girişimi suçlarını yargılamanın sivil yargının görevi olduğuna dair mevzuatta değişiklikler yapıldı.

O dönemde Genelkurmay Başkanı olan Başbuğ bir taraftan hukuka saygıdan bahsederken diğer taraftan yargının kara dediğine ak diyerek, meşhur darbe girişimlerini inkara yönelik ‘kağıt parçası’ ve ‘boru’ açıklamalarıyla yargı üzerinde baskı kurmaya çalışıyordu. Olayın soruşturması dendiğinde de ‘kim sızdırdı’ akla geliyordu. Ordunun siyasetten elini çekmesi kendi işiyle uğraşması üzerinde duranlar ise asimetrik savaş yürüten ‘ordu düşmanı’ ilan ediliyordu. Mehmet Ali Biran’ın deyimiyle ‘efsane yıkıldı’ , düşman ilan edilenler haklı çıktı. Koşaner’in gözünde, darbe planı hazırlayanlar mert, gerçekleri ortaya çıkaran yargı ise namertti. Hukuka saygılı olmak ise enayilik.

 

Yazının devamını okuyun »

[CNN Türk]

Başbakan Yardımcısı Bozdağ, Koşaner’in bahsettiği konularla ilgili yapılmış veya yapılacak tahkikatların açıklanmasını istedi.


Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’in, ses kaydındaki açıklamalarını ‘özeleştiri’ olarak niteleyip, “noktasına ve virgülüne kadar arkasında” olduğunu ifade etmesi de tartışma yarattı. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Koşaner’in konuşmasında gündeme getirilen konular hakkında yapılmış ya da yapılacak tahkikatın sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılması gerektiğini vurguladı, Bozdağ, “Kamuoyunun haklı olarak bu konularda neler yapıldığını da merak edeceği aşikârdır” dedi.

Koşaner, bir süre önce kamuoyuna yansıyan ses kaydında yer alan konuşmalarıyla ilgili önceki gün açıklama yapmıştı. Koşaner, ifade ettiği konuların hukuki olarak gereğinin yapılması için emir verdiği konular olduğunu vurgulamıştı. Ancak Koşaner’in, ses kaydına ilişkin yaptığı bu açıklamalar tartışmayı daha da alevlendirdi. Koşaner’in açıklamasını Radikal’e değerlendiren Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, şunları söyledi:

“Sayın Koşaner’in kamuoyuna yansıyan ses kaydının kendisine ait olduğunu açıklamasından sonra, bu ses kaydında yer alan konuların yetkililer tarafından ciddiyetle ele alınmasında fayda vardır. Çünkü bu açıklamalarda, mevzisini bırakıp kaçan komutandan, nereye döşendiği bilinmeyen mayınlardan, emirkomutadaki zafiyetten, kendi askerimizi alnından vurmaktan, karakolların yerleri ve mevzilerin yanlışlığından, askeri askerlik dışı hizmetlerde kullanmaktan, yasa ve yönetmelikleri çiğnemekten, bunu yol yapmaktan ve benzeri pek çok konu gündeme getirilmiştir. Gündeme getirilen konular hakkında, varsa yapılmış, yoksa yapılacak tahkikatın kamuoyu ile paylaşılması insanımızın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan güvenini daha da pekiştirecektir. Kamuoyunun haklı olarak bu konularda neler yapıldığını da merak edeceği aşikâdır.”

Hukukçular Koşaner’in itiraflarını değerlendirdi

‘Koşaner’e cezai işlem gerekli’
Reşat Petek (Emekli Başsavcı): “Bir askerin alnından vurulması veyahut bir ihmal nedeniyle PKK baskınının önlenememesi gibi şu anda da kamuoyunun infiale sevk edecek açıklamaların sonuna kadar arkasında durduğunu ifade etmesinin ardından hangi işlemleri yaptığını da kamuoyuna açıklamalıdır. Burada ihmali görülen askerler hakkında şu işlemleri yapmak üzere tarafımdan talimat verildi diyebiliyor mu? Ben Koşaner hakkında cezai işlem uygulanması gerektiğini düşünüyorum. Soruşturmalarla gereğini yapıp yapmadığı ortaya çıkacaktır. Bu kesinlikle soruşturulur, neleri yapmış, neleri yapmamış ise gereği yapılır.

Yazının devamını okuyun »