Geçtiğimiz Pazar günü hakimler ve savcılar kanununda yapılan değişiklik Tandoğan Meydanında yapılan mitingle protesto edildi. Barolar Birliğinin öncülüğünde tertip edilen mitingde, yapılan yeni değişiklikler ile yargı bağımsızlığının yara aldığı ve yargıda siyasallaşma yolunun açıldığı iddia edildi.
Bir önceki hafta da TESEV’in ‘Yargıda algı ve zihniyet kalıpları’ başlıklı çalışması, yargı mensuplarının tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunu gündeme taşımıştı. Bu iki olay birlikte değerlendirildiğinde, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda önemli ipuçları vermektedir.
Önce TESEV’in araştırmasına bakalım.
TESEV’in araştırmasında soruları cevaplayan bazı hakim ve savcılar, tarafsız olmadıklarını, devletten yana taraf olduklarını, devletin korunması ile görevli olduklarını ifade ettiler. Ankete katılanların yarıdan fazlasını oluşturan yargıçlara göre, ‘devlet olmazsa hukuk ve demokrasi olmaz, devlet olmazsa bireysel özgürlük hiçbir işe yaramaz’. ‘Hakimler tarafsız olmalı ama devlet söz konusu olduğunda devletten yana, devletin niteliklerini korumaktan yana taraf olmalı’. Bu görüşler çarpıcı ifadelerle de dillendirilmiş. Hatta bir yargıç, “ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem” diye cevap vermiş.
Burada çok ciddi bir sorun var, sorun olmaktan da öte bir facia. Eğer yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını tartışacaksak, sorunlara parmak basacaksak, ‘hukuk dinlemeyen yargıç’ konusunu enine boyuna masaya yatırmalıyız. ‘Hukuk tanımayan bir hakim’ nasıl olabilir ? Bu hakim önüne gelen uyuşmazlıkları çözerken, hukuk kurallarına göre hareket etmeyecek midir ? Bir hakimin önüne gelen ihtilafta, ülkenin söz konusu olmasından nasıl bir anlam çıkarılacaktır ? Ülkemiz savaş ortamında da, hakimler ordumuzun başında birer komutan mıdır ki, ülkemiz menfaati için hiçbir kural tanımadan, hukuk tanımadan karar vereceklerdir ?
Hakimlerin önüne gelen pek çok uyuşmazlıklarda devlet davanın bir tarafıdır. Bir tarafta birey vardır, diğer tarafta devletin bir organı. Devlet kimi zaman bir bakanlık, kimi zaman orman idaresi, kimi zaman maliye hazinesi olarak taraf olur. Kimi zaman devletin emniyet ve asayiş makamları fertlerle karşı karşıya gelir. Kim haklıdır kim değildir, adalet terazisinde tartılacaktır. Adalet terazisini tutan el hakimin elidir. Hakim, kendi görüş ve düşüncelerini bir kenara bırakıp, Anayasa ve kanunlara göre tarafsız bir şekilde karar verecektir. Hakim devletten yana taraf olursa, adalet terazisinden söz edilebilir mi ?
‘Hukuk mukuk tanımayan’ anlayışa kalırsa, ‘devleti korumaya çalışırken adil olmayabilirsin, adaletten sapabilirsin, devletimizin güvenliği konusunda azami özen ve dikkat gösterilmelidir’. Peki bireyin haklarını kim koruyacaktır ? İnsan haklarını bu anlayışın neresine koyacağız ? Burada açık seçik bir ön yargı, taraf olma ve bağımlılık söz konusu değil midir ? Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda mitingler düzenleyenler, bu bağımlılığı neden görmezler ?
Peki bunları söylerken devlete sahip çıkılmasın mı demek istiyoruz ? Devlete sahip çıkmak, hukukun üstünlüğü ve adalete sahip çıkmakla mümkün olacaktır. Adalet terazisini devletten yana yamuk tutmak, devlet kefesine ağırlık koyarak yargılamaya başlamak, devlete sahip çıkma değil, devletin temeline dinamit koymaktır. Yargı zaten devletin üç temel erkinden biridir. Millet adına yargılama yapmaktadır. Bu nedenle kararlarına “Türk Milleti adına yargılama yapmaya ve karar vermeye yetkili……..mahkemesi” diyerek başlar. Devlet adına değil.
İnsanı yaşat, adaleti ayakta tut ki devlet yaşasın.
Gelelim hakim savcı adaylarının mesleğe alınma esaslarını belirleyen yasayı protesto için yapılan eylemlere. Önce bu değişiklik neleri içeriyor ona bakalım.
Hakim savcı olmak isteyenler, öncelikle ÖSYM’nin yapacağı yazılı sınava alınacak. Bu sınavdan 70 ve yukarı puan alanlar mülakata girmeye hak kazanacak. Alınacak aday sayısından bir kat fazla aday mülakata çağrılacak. Başarı listesi hazırlanırken yazılı sınavın yüzde 70′i, mülakatın yüzde 30′u esas alınacak. Puanların eşit olması halinde yazılı puan esas alınacak. İdari yargıda görev almak isteyen hukuk fakültesi mezunu olmayanların oranı yüzde 20 ile sınırlı olacak. Beş yıl fiilen avukatlık yapıp 35 yaşını doldurmamış olanlar da ÖSYM’nin yapacağı yazılı sınavda başarılı oldukları takdirde yapılacak mülakatla hakimlik ve savcılık mesleğine kabul edilecek. Mülakat Kurulu, Adalet Bakanlığı Müsteşarı veya görevlendireceği müsteşar yardımcısı başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulu’nun her sınav için kendi üyeleri arasından belirleyeceği iki üye olmak üzere yedi üyeden oluşacak. Hukuk alanında doktora yapmış olanlar ise yazılı sınava tabi olmadan sadece mülakata tabi tutularak mesleğe kabul edilebilecek.
Aslında büyük bir değişiklik söz konusu değil. Biz mesleğe girerken de Adalet Bakanlığının yaptığı yazılı sınav ve mülakat sistemi vardı. Şimdi yazılı sınavı Adalet Bakanlığı değil ÖSYM yapıyor. Adayların yazılı sınavında Bakanlığın hiçbir müdahalesi yok. Sistem neredeyse Cumhuriyetle yaşıt. Yasa değişikliğinin sebebi ise maalesef Danıştay’ın önyargılı, hukuki dayanaktan yoksun kararları. Yıllardır uygulanan yönetmelikle hakimlik mesleğine intisap edip, idari yargıda birinci sınıf olmuş yargıçların, kendi atamalarında da uygulanmakta olan yönetmeliği her nasılsa bir anda “hukuka aykırı” bularak, “tehirinde telafisi imkansız zararlar doğuracağı” gerekçesiyle yürütmesini durdurmaları sonucu mesleğe yeni adayların alınamamasıdır.
Söz konusu “yürütmenin durdurulması” kararı bile, bazı yargı kararlarının ne kadar hukuk dışı saiklerle verildiğini göstermektedir. Zira aynı yönetmeliğin öngördüğü mülakat sistemi ile hakim-savcı alımına yapılan eleştiriler karşısında, zamanın Adalet Bakanının kendi yandaşlarından beş bin kişiyi mesleğe aldıklarını övünerek söylediği dönemde, hukuka aykırı olmayan yönetmelik her nedense kanuna, kanun da Anayasaya aykırı oluvermişti.
Şimdi Tandoğan meydanında yasa değişikliğini eleştirenlerin söylemlerine baktığımızda, bütün bu olup bitenler karşısında tutarlı bir açıklamalarının olmadığını görüyoruz. Meseleyi yeni anayasa çalışmalarına ve başörtüsü konusuna getirerek, “..görüşünüz ne olursa olsun size türban serbestini sunanlara karşı çok dikkatli olun, bunu kabul etmeniz mümkün değildir” diyerek yargı ve hukukun üstünde oyunlar oynandığını iddia etmektedirler. Protesto edilen konuyla ne alakası var demeyin. Protestocular bağlantı kurduklarına göre mutlaka alakası vardır(!) Hukukun üstünlüğü, demokrasi, egemenlik, millet iradesi bazı kafalarda anlamını yitirmişse, ‘hukuk mukuk’ tanımayan yargıçlar iktidarı özleminin “bağımsızlık ve tarafsızlık” ambalajı ile pazarlanmaya çalışıldığına şahit olmaktayız.
Yargı içtihatlarının Anayasa ve kanun değişikliği ile değişemeyeceğini, bu nedenle başörtüsü yasağını kaldırmanın da mümkün olmadığını savunan anayasa profesörlerimizin kendi bilimsel görüşleriyle de çelişen beyanatlarından sonra, hakimler kanunundaki değişikliği yargının siyasallaşması olarak değerlendirenlere şaşmamak gerekiyor. Ama burada gizlenmeye çalışılan bir önyargının, bağımlılığın su yüzüne çıktığını görüyoruz. O da, ideolojik ve siyasi yaklaşımları uğruna kendi bilimsel görüşlerini çiğneyip geçmekte bir beis görmeyen akademisyenler ile, önce karar verip daha sonra gerekçe arayan, “hukuk mukuk” tanımayan bazı yargı mensuplarının varlığıdır. Öncelikle düzeltilmesi gereken bu bağımlılık ve taraf olma zihniyetidir.