2007 yılında 11.Cumhurbaşkanı seçim sürecinden aylar önce, bir emekli başsavcının ortaya attığı, toplantı yeter sayısı olarak Meclis’in üçte iki çoğunluğu olan 367 milletvekilinin hazır bulunması gerektiği tezine CHP sahip çıkarak, seçimleri yargıya taşıdı ve hepimizin yakından takip ettiği süreçte, 27 Nisan muhtırası, ihtar ve tehditler altında Anayasa Mahkemesi oy çokluğu ile seçim sürecini durdurdu.

Ülkemizin 28 Şubat benzeri bir ortama sürüklendiği sırada, Hükümet 28 Nisan Bildirisi ile hukuk devleti ve demokrasi hatırlatması yaparak, hukuk dışı gidişe dur dedi. Arkasından erken seçim kararı alınması ve Cumhurbaşkanını halkın seçmesine dair Anayasa değişikliğinin gündeme gelmesiyle sular durulmaya siyasi hayat normalleşmeye başladı.

22 Temmuz seçimlerinin ardından, henüz yeni hükümet kurulmadan, yeni cumhurbaşkanı seçilmeden yeni anayasa tartışmaları başladı. Şimdiye kadar, değişik tonlarda dile getirilen yeni bir anayasa hazırlanması konusunun bu defa çok ciddi bir şekilde ön plana çıkmasının sebebi, seçmenin yaklaşık yarısının desteğini alarak güç tazelemiş olan Başbakan Erdoğan’ın aynı ihtiyacı dile getirmiş olmasıydı. 10 ve 42. madde değişikliklerinin Anayasa mahkemesince iptal edilmesi, yeni anayasa çalışmalarını bir süre gündemden düşürmüş ise de, Başbakan’ın 29 Mart yerel seçimlerinden sonra anayasa değişikliğinin paketler halinde ele alınacağını açıklaması, demokratik taleplerin yoğunluğu karşısında, oluşturulmak istenen barajların duramayacağını göstermektedir.

Yaşanan süreci özetleyecek olursak, bilindiği gibi, 3 Kasım 2002 seçimleri sonucunda AK Parti anayasayı değiştirebilecek Meclis çoğunluğu ile tek başına iktidara gelmişti. AB’ye uyum yasaları çerçevesinde Anayasa’da değişiklikler de yapıldı. Ama Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunun tümden değiştirildiği gibi yeni bir anayasa çalışmasına girişilmedi. Burada AK Partinin üçte iki çoğunluk olan 367 rakamını elde edemediği itirazlarına açıklık getirecek bir parantez açalım. Anayasa değişikliği için 367 sandalyeye sahip olmak şart değil. Anayasa değişiklikleri veya tümden yeni bir anayasanın kabulü için iki yol var. Birincisi TBMM’nin 2/3 çoğunlukla ( en az 367 ) kabulüdür. Bu halde değişikliği referanduma götürüp götürmeme yetkisi Cumhurbaşkanındadır. ( 21 Ekimde halk oyuna sunulan Anayasa değişikliği gibi. Cumhurbaşkanı onaylasaydı değişiklik yürürlüğe girmiş olacaktı. Tercihini referanduma sunma yönünde kullandı ve değişiklik referandumla gerçekleşmiş oldu) Diğer yol ise, değişikliğin beşte üç çoğunlukla ( asgari 330 ) kabul edilmesi halidir. Bu durumda değişiklik doğrudan halkoyuna sunulur. Halk oylaması neticeyi belirler.

TBMM’de yeni bir anayasa yapabilecek, halkın bu yöndeki taleplerine cevap verebilecek güce sahip olan AK Parti, ilk döneminde bunu niçin yapmamıştır ? AK Partinin stratejik hedefleri arasında olmadığından mı ? Taktik hedeflerin önceliğinden mi ? Bu konuda hazırlıklı olmadığından mı ? Türkiye siyasetinin siyaset dışı aktörlerinin baskılarından mı? Bu soruların cevapları, zaman içinde siyasi tarihimizde cevabını bulacaktır. Ancak AK Partiyi tek başına iktidar yapan iradenin “Normal/Demokratik Anayasa” beklentilerine şimdiye kadar cevap veremediği açıktır. Sebepleri ne olursa olsun.

AK Partiyi iktidara taşıyan süreç iyi analiz edildiğinde, ekonomik sıkıntılar, yüksek enflasyon, hayat pahalılığı vs.nin birinci derecede etken olmadığı, halkın devletinden öncelikle adalet beklediği, kendisine, değerlerine ve oylarına saygı gösterilmesini, hor ve hakir görülmemesini istediği, yöneticilerinin içlerinden biri olmasını arzuladıkları görülecektir. Bu nedenledir ki, AK Parti iktidarında, siyasi iktidarın önünü açacak, muktedir olmasını sağlayacak yeni anayasa ihtiyacı başından beri vardı, hala da vardır.

Toplum-devlet sözleşmesi normal bir ortamda imzalanıp, üst hukuk normu olarak devreye sokulamadığı için , siyasetin normalleşmesi sağlanamamış ise de, millet bunun faturasını AK Partiye kesmemiştir. Özellikle cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşananlar, tehdit, muhtıra siyasallaşan yargı manzaraları, AK Partiyi mağdur ve mazlum konumuna getirmiş, toplum da mağdur edilenden yana desteğini vermiştir.

Normal/Demokratik Anayasa Niçin Gerekli ?

Bilindiği gibi anayasalar, devlet ile halkı arasında akdedilmiş ana kurallar manzumesidir. Sosyal bir anlaşmadır. Bu anlaşma adı üzerinde bir yasadır ama ana yasadır. Ana yasa olduğu için hiyerarşik olarak üst konumundadır. Yasalar anayasaya aykırı olamaz. Anayasa üst norm olduğu içindir ki, hazırlanması ve kabul şartları da yasalara göre daha fazla sayısal oran gerektirir. Yasalar daha sıklıkla değişmesine rağmen anayasalar daha uzun dönemlerde değişikliklere uğramış veya kökten değişmiştir. Bu değişimleri belirleyen de gelişen ve değişen dünyada toplumun istekleri olmuştur.

Toplumun talepleri anayasalarda ne derece yer almaktadır? Halk anayasanın hazırlanmasında, ana kuralların belirlenmesinde ne kadar etkendir? Bu sorulara gerek 1961 Anayasası gerek 1982 Anayasası yönünden olumsuz cevap verme durumundayız. Her ikisi de askeri ihtilaller sonucu atanmış heyetlerce hazırlanmıştır. Siyasi rejimin değişmezleri ve ana ilkeleri belirlenirken, askeri vesayet her bölümde her madde de kendini hissettirmektedir. Bu anayasaları hazırlayan heyetlerin seçilmiş olmayıp askeri yönetimlerce atanmış kişiler olması sözleşme masasında tek taraf olduğunu göstermektedir. Sözleşmenin tarafı olması gereken halk ve temsilcileri yoktur. Siyasal partiler kapatılmıştır. Siyasiler yasaklıdır, görüşleri alınmadığı gibi sivil toplum kuruluşları da devre dışıdır. Antidemokratik yöntemlerle diğer bir deyişle anormal usullerle demokratik bir anayasa oluşturulması beklenemezdi. Bu nedenle 1961 ve 1982 Anayasaları demokratik anayasalar değildir. Askeri darbeler sonucu hazırlandıkları için, militarist ve devletçi yönü her müessesesinde öne çıkmaktadır. Millet adına egemenliği kullanacak makam TBMM olmaktan çıkarılmış, askeri ve bürokratik vesayeti devam ettirecek “yetkili organlar” icat edilmiştir.

Askeri ihtilaller sonucu hazırlanan bu anayasalara alternatif düşünüldüğünde “Sivil Anayasa” dan söz edilmesi bir tepkinin işaretidir. Kanımca “Sivil Anayasa” kavramı yerine “Normal/Demokratik Anayasa” dan söz edilmelidir. Anayasanın hazırlanış yöntemi, katılımcı- çoğulcu demokratik sisteme göre belirlenmemişse, demokratik meşruiyet sorunu yaşanıyorsa, anayasayı sivillerin hazırlamış olması normalleşmeyi sağlayamaz. Bu nedenle “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” adıyla hazırlanıp halkın oyuna sunulacak anayasanın hazırlanma usulünde “normal” kavramı ile anlatmaya çalıştığımız demokratik meşruiyettir. Demokratik meşruiyet olmadığı için, anayasalar milletin değerleri, arzuları ve istekleriyle yeterince örtüşmemiştir.

Temel hak ve hürriyetlerdeki sınırlamalar, tanımlanmayan laikliğin farklı yorumlamaları ile korku ve muhayyel tehlikeler üretilmesi, halkı hor ve hakir gören, cahil gören bir yaklaşım ve bu yaklaşımların anayasalara yansıması problemlerin ana kaynağını oluşturmuştur. Millet sorunlarının çözümü için benimsediği siyasi partileri bazen tek başına bazen de koalisyonlar halinde iktidara taşımış ama siyasi iktidarlar muktedir olamamışlardır. Milletin bünyesine uymayan Anayasa milleti sıkmış ve sıkıntılara sokmuştur.

1982 Anayasası Siyasi İktidarın Muktedir Olmasını Engelleyen Mayınlarla Dolu

Şimdi siyasal yapılanmada normalleşmekten söz ediliyor. TBMM’de CHP dışındaki partilerin Cumhurbaşkanı seçimine iştirak etmeleri, kendi adaylarını çıkarmaları, birbirlerini tebrik ederek oylamaya katılmaları, üçüncü turda Sayın Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, bir demokrasi şöleni ve “normalleşme” olarak değerlendiriliyor. Demek ki şimdiye kadar anormal bir zeminde siyaset yapılıyormuş. Kendi kurallarıyla normal işlemeyen sözde demokrasi varmış.

CHP’nin, Anayasa’da yazılı olmayan “uzlaşma” dayatmaları, zamanın ANAP lideri Erkan Mumcu’nun ve bazı milletvekillerinin eski Genelkurmay Başkanı Karadayı tarafından tehdit edilmesi sonucu ANAP ve DYP’nin Meclisi boykotları, toplantı yeter sayısı olarak 367 rakamının keşfedilmesi, Cumhurbaşkanı seçiminin yargıya taşınması, CHP Genel Başkanının “açtığımız dava kabul edilmezse çatışma çıkar” tehditleri; demokrasinin özde değil sözde olduğu, askeri vesayetin devam ettiği, Anayasa’nın da siyasi iktidarın muktedir olmasını engelleyen, zamanı gelince patlatılan mayınlarla dolu olduğunun kanıtıdır.

27 Nisandan bugüne yaşananları, halkın oyları ile iktidar olma umudu olmayan partilerin kiriz ortamından iktidar çıkarma manevraları olarak görmek isabetli olsa da fotoğrafın tamamını görememektir. Asıl sorun Anayasa’dır. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir dedikten sonra, milli egemenliği kullanma yetkisini seçilmişlerle birlikte, bürokratik oligarşiye veren anlayıştır. Sorumluluğu siyasi iktidara, yetkiyi ise bir takım organlara veren anayasal yapılanmadır.

Millet Adına Egemenliği Kullanan “ Yetkili Organlar”

Çoğulcu demokrasilerde siyasi iktidar yetkisini halkın iradesinden almaktadır. Bu sınırsız bir yetki değildir. Sınırı hukuk çizer. Evrensel hukuki değerler vardır. Bunun için hukuk devletinin üçayağından biri de yargıdır. Yargının hem bağımsızlığı hem de tarafsızlığı, olmazsa olmaz özelliğidir. Bu noktada yargının yapılanması, özellikle yüksek yargı organlarının üyelerinin belirlenmesi çok önem arz etmektedir. Anayasaya göre, özellikle Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının şekillenmesinde TBMM tamamen devre dışıdır. Anayasa Mahkemesi Üyelerinin seçimi, Sayın Sezer’in icraatlarında olduğu gibi hep tartışılacak tarafgir atamalarına bırakılmıştır. Atanan bir üyenin kendisinin CHP’de görevli olduğunu ileri sürerek atamayı kabul etmediğini de hatırlarsak, tarafgir atama nitelememizin haklılığı daha iyi anlaşılacaktır.

1961 ve 1982 Anayasalarıyla oluşturulmuş Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri Anayasa ve kanunlarla belirlenmesine rağmen, uygulamada kanun koyucu gibi hareket etmeye başlamıştır. Gerekçesi yazılmadan karar açıklayamayacağı Anayasada yer almasına rağmen, kararlarını gerekçesiz olarak açıklamakta, Anayasada yer almamasına rağmen yürütmeyi durdurma kararı vermekte, kararlarının gerekçelerinde yer alan yorumların da hüküm fıkrası gibi bağlayıcı olduğu yönünde karar verebilmektedir. Temel hak ve özgürlükler konusunda ülkeyi rahatlatacak uygulamaların önüne Anayasa Mahkemesi karar gerekçelerindeki yorumlar çıkarılmaktadır.

YÖK, Yükseköğretimden başka her alana müdahale eden bir Anayasal bir kurum halindedir. Kimi zaman cumhuriyete sahip çıkma görevini üstlenip yargı makamlarını baskı altına almaya çalışmakta, kimi zaman polisin kimlik kontrolü yaptığı alanın bir anda kamusal alana dönüştüğü, kamusal alanda başörtüsü yasağı olduğu zırvasıyla, temel hak ve hürriyetlere müdahale etmektedir. Rektör adaylarının seçimle tespitinde, öğretim üyelerinin oylarını kale almayan antidemokratik uygulamaları, adeta seçilmek için en az oy almak gerektiği şeklinde ‘genç sivillerin’ alay konusu olurken, suç işlemeleri halinde yargılanmaları kendi izinlerine tabi olduğundan, kümesin anahtarı tilkide benzetmesine konu olmaktadır. Bu yapılanma içinde, hukuku ve demokrasiyi içine sindirememiş bir rektör, ‘yüzde doksan beş oy da alsalar devlet iktidarını teslim etmeyiz’ şeklinde açıklamalarla, siyasi iktidara, dolayısıyla millete meydan okuma gaflet ve ihaneti sergilemekte, 1982 Anayasası buna imkan vermektedir. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün yeni YÖK Başkanı atamasından sonra, YÖK’ün hükümetle uyumlu çalışmaya başlaması, temas ettiğimiz yanlışlıkların ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.

HSYK ( Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ) ve Yüksek Askeri Şura kararları yargı denetimine tabi olmayan organlar olarak, hukuk devleti ilkesi ile asla bağdaşmayan birer kurum olma özelliğini de Anayasadan almaktadır. HSYK ve Yüksek Askeri Şura yargı organı değildir. İdari kararlar vermektedirler. Hukuk devletinde genel geçer ilkelerden biri de, idarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı denetimi dışında tutulamayacağıdır. Bu kurumların verdikleri her kararın hukuka aykırı olduğunu söylemek istemiyoruz. Ama yargı yolu açık olmadıkça verdikleri kararların haksızlığı, yanlışlığı hep tartışma konusu olmaya devam edecektir. Yargılama görevi ifa eden hakim ve savcıların da gerektiğinde kendilerini savunma ve adil yargılanma hakkından yararlanmaları gerekir.

Demokratik Anayasa

Krizlerden söz edilmemesi, herkesin ve her kurumun görev ve sorumlulukları içinde hareket etmesi, taşların yerli yerine oturması, sözde değil özde demokrasinin yerleşmesi, hukukun üstünlüğünün vazgeçilmez ilke olarak hem gönüllere hem de kurumlara yerleşmesi için yeni bir anayasa hazırlanması zorunludur.

Kanaatimizce 3 Kasım seçimlerinden sonra başlanılması gereken bu çalışma artık daha fazla geciktirilmemelidir. AK Parti iktidarının başarıları yanında, kendi tabanının ertelenmiş veya duymazlıktan gelinmiş talepleri, devam eden mağduriyetleri ile yıpranmaya ve oy kaybetmeye başladığı bir dönemde, yaşanan Cumhurbaşkanı seçimi krizi ve 27 Nisan gece yarısı bildirisiyle siyaset dışı aktörlerin siyasete müdahalesi karşısında hükümetin yayınladığı 28 Nisan bildirisi ile hukuk devletinde yetki, sorumluluk ve demokrasi hatırlatması yaparak dik duruşu AK Partiye yeni bir şans vermiştir.

Cumhurbaşkanlığı seçim krizini aşmak için 22 Temmuz’da milletin desteğinin yenilenmesi, Anayasa değişiklik paketi hazırlayarak 21 Ekim’de halkın hakemliğine başvurma tercihi, sorunların temelde anayasadan kaynaklandığını, normalleşmenin anayasal değişikliklerle sağlanacağının görülmesi çok önemli bir gelişmedir. Anayasa’nın 10 ve 42.madde değişikliklerinin Anayasa Mahkemesince yetki gaspı yöntemiyle iptal edilmesi, yeni anayasa çalışmaları içinden çıkılması zor kısır bir döngü sürecine girmiş ise de, çıkış yolu halkın daha fazla desteğini arkasına alan, siyasi mücadeleyi sürdürmektir.

Hukuka Ve Demokrasiye Bağlılık

Normalleşmenin önünde bir engel olarak gündemde tutulmak istenen, TSK’nin yetki ve görevleri de Anayasada açıklıkla yeniden düzenlenmelidir. Bu düzenleme Anayasa ve kanunlardan alınmayan bir yetkiden söz edilmesini önleyecek kapsamda olmalıdır. Genelkurmay Başkanının ısrarla siyasi tartışmaların içine çekilmeye çalışılması, bu yönde sorulara muhatap olması Genelkurmay Başkanını da, “dükkanı kapattım konuşmuyorum” deme noktasına getirmiştir. Ülkemizin demokratik hukuk devleti olma yolunda istikrarlı ilerleyişinden rahatsızlık duyanlar, ordusu ile milleti karşı karşıya getirme çabalarını sürdürmektedirler. Hayali korku ve tehdit senaryoları boşa çıktıkça, orduyu siyasete bulaştırmak için, ‘hala neden duruyorsunuz darbe yapsanıza’ çığlıkları atmaktadırlar. Bu aşamada Türk Silahlı Kuvvetlerinin CHP ile paralel bir çizgide değerlendirilmesinden rahatsızlık duyduğu ifade edilen Genelkurmay, TSK’nin hükümete ve Başbakana bağlı bir kurum olarak, Anayasa ve yasalar çerçevesinde verilecek yetki ve görevler dışında hareket etmesinin düşünülemeyeceğini açıklayarak darbe söylentilerine son noktayı koymalıdır.

Esasen bu konularda hiç açıklama yapmaması gereken Genelkurmay Başkanlığı, gelinen noktada hataların tamiri ve normalleşme sürecine katkıda bulunmak için web sitesine bir bildiri daha koymalıdır. Hukuka ve demokrasiye bağlılık bildirisi. Böyle bir bildiri ile, milletin gözbebeği evlatlarından oluşan ordusu halkın gözünde daha da değerli ve itibarlı hale gelecektir. Milli irade ile ordumuzu karşı karşıya getirme çabalarının ne devletimize, ne milletimize ne de ordumuza bir şey kazandırmayacağı; aksine milli birlik ve beraberliğimize zarar vereceği sağduyu sahibi herkes gibi, TSK’nin komuta kademelerince de anlaşılmış olmalıdır.

Cevap Yazın

Şu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>