1961 Anayasası ile siyasal hayatımızda yer alan Anayasa Mahkemesi, iki farklı kararıyla    gündemde. Bunlardan ilki Cumhurbaşkanı seçiminde toplantı yeter sayısı olarak 367’yi zorunlu gören karar. Diğeri de Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine dair Anayasa değişikliğinin iptal isteminin reddi kararı.

Gerekçesi iki ay sonra açıklanan ilk kararını 9-2 oy çokluğu ile veren Mahkeme, ikinci kararını ise 6-5 oy çokluğu ile verdi. Bir oy ile Anayasa değişikliğinin halk oyuna sunulmasına yol açılmış oldu.

Anayasa Mahkemesinin her iki kararı da, hukukun üstünlüğü, Anayasa, demokrasi ve demokratik  hukuk devletinde yargı yetkisinin kapsamı açısından tartışılmaktadır/tartışılacaktır.

Özal, Demirel ve Sezer’in  seçilmesinde yürürlükte olan aynı Anayasa hükümlerine göre, seleflerinden daha fazla oy almasına rağmen Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyen kararı, hukuki gerekçelerden yoksun bir karar olarak tarihe geçecektir.

1982 Anayasası, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetlemekle sınırlamıştır. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceleyebileceğini öngörmüştür. Ne var ki, Anayasa Mahkemesi kararları kesindir. Yasama, yürütme ve yargı makamlarını bağlar. Kararı eleştirebilirsiniz ama eleştirmekle kalırsınız. Karar uygulanır.

Burada bir yanlışlığın, bir eksikliğin, düzenlemelerde sistemi tıkayan bir yanlışlığın olduğu muhakkak. 367 kararı bu yanlışlığın iyiden iyiye görülmesine yararsa, bu tarihi yanlışlık, hataların tamirine de vesile olabilir.

Diyelim ki; Cumhurbaşkanınca doğrudan yapılan bir atama işleminin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine dava açıldı. Dava konusu, pek çok örneği olan bir olay… Mesela en fazla oy alan rektör adayı yerine, bir tek oy alan adayın rektör atanması. Atamanın hukukun genel ilkelerine, demokratik hukuk devleti anlayışına aykırı olduğu, böyle bir uygulama ile seçim yapılmasının bir mantığının kalmayacağı ileri sürülerek atamanın iptali talep edilmiş olsun. ( Bir kısım okuyucularımın, Cumhurbaşkanının işlemlerine karşı yargıya başvurulamaz ki, dediklerini duyar gibiyim. ) Anayasa Mahkemesi de konuyu esastan incelemeye aldı farzedelim. İnceledi ve atamanın iptaline aynı zamanda yürütmenin durdurulmasına karar verdi. ( Zaten iptal etmişsin, bir de iptal edilen atamanın nesinin yürütmesini durduruyorsun diyenleriniz de mi var ? ) Anayasa Mahkemesinin bu kararı uygulanacak ve atama kararı iptal edilecektir. Anayasa Mahkemesine, görevine girmeyen bir konuda yetkin olmadığı halde nasıl karar verdin, bu kararını kabul etmiyorum diyecek bir makam var mı?

Nasıl olur demeyin ?   Hukuki anlamda 367 kararında yaşanan bu senaryonun aynısıdır. Nasıl Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı idari işlemlerine karşı yargı yoluna gidilemezse, TBMM kararlarına karşı da yargı yoluna başvurulamaz. Cumhurbaşkanı seçimi bir kanun değildir. Kanun hükmünde kararname değildir.İç tüzük değişikliği de değildir.

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle de düşünebiliriz. Bundan önceki üç Cumhurbaşkanı seçiminden farklı bir uygulama  yapılsaydı ve diyelim ki, toplantı için 367 milletvekilinin hazır olup olmadığı yönünde yoklama yapılsaydı ve 367 sayısı hazır denilerek aynı sayı ile de cumhurbaşkanı seçilseydi,  eylemli içtüzük değişikliği yapılmıştır, bu da   Anayasa’ya aykırıdır, öyleyse iptal ettim denilemez miydi ? Belki böyle bir gerekçeye de ihtiyaç duyulmayacaktı. Zira  Anayasa Mahkemesinin son kararı ile şart koştuğu “UZLAŞMA” sağlanamadığı için, Anayasanın ruhuna ve lafzına aykırı denilerek yine iptali mümkündü. Önce karar verilip sonra gerekçe aranacaksa sonuç değişmeyecektir. Bu nedenledir ki, Anayasa’nın 153.maddesinde, “iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz” hükmüne yer verilmiştir. Buna rağmen gerekçeler yazılmadan karar açıklanmakta, gerekçeler aylar sonra yazılmaktadır. Anayasa Mahkemesine, Anayasayı niçin ihlal ettin diyecek bir makam yoktur.

Siyasal görüşlerin egemen olmaya başladığı anlayışlarla,  hukuki çizgiden sapmalar başlayınca, yargı görev alanına  girmeyen konularda karar vermeye, kendini TBMM üstünde bir senato gibi görmeye, kanun koyucu gibi hareket etmeye başlamaktadır.

Anayasa değişikliğinin iptal isteminin yetki yönünden reddi, Anayasa Mahkemesi hanesine olumlu bir karar ise de, kararın bir oy farkla verilmiş olması oldukça düşündürücüdür. Mesele, iki farklı karar karşısında ‘benim dediğim oldu-olmadı’ meselesi değil, millet iradesini temsil eden 550 milletvekilinin, üçte ikinin de üzerinde çoğunlukla aldığı kararların, çıkardığı yasaların ve hele Anayasa değişikliklerinin kaderinin, bir  yargıcın görüşüne endeksli durumdan kurtulabilmesi için neler yapılabilir sorusuna cevap aranmasıdır. 

Normlar hiyerarşisi gereği, kanunların Anayasa’ya uygunluğu elbette ki sağlanmalıdır. Ancak bu denetimi sağlayacak olan Anayasa Mahkemesi de yeniden yapılandırılmalıdır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, bütün üyeleri hukuken sorumsuz bir cumhurbaşkanı tarafından atanmış bir Anayasa Mahkemesi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılması için, Anayasa mahkemesince hazırlanan taslak çalışmada da, mahkemeye üye seçiminin diğer ülkelerde nasıl yapıldığı örnekleriyle anlatıldıktan sonra, TBMM’nin etkisiz ve yetkisiz kalması bir eksiklik olarak ifade edilmektedir.

Egemenliğin temsilini TBMM ile birlikte, yetkili organlara bırakan 1982 Anayasası, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim ve atamalarında TBMM’ni tamamen devre dışı bırakmıştır. Kendine özgü ideolojisi ve siyasi düşünceleri olan cumhurbaşkanlarının, her ne kadar tarafsız oldukları söylense de, atamalardaki tercihleri Anayasa Mahkemesini siyasallaştırmaktadır. Ülkemizin siyasi sistemi Anayasa Mahkemesi çıkmazından kurtarılmak isteniyorsa, sivil bir anayasa çalışmasında Anayasa Mahkemesinin yapılandırılması yeniden ve öncelikle ele alınmalıdır.

Cevap Yazın

Şu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>