11.Cumhurbaşkanı seçiminin antidemokratik ve hukuk dışı dayatmalarla krize dönüştürülmesinden sonra, erken seçim ile milletin hakemliğine gidildi. 22 Temmuz seçim sonuçları tahlil edildiğinde, seçim sürecinde olup bitenleri halkın çok iyi değerlendirdiği söylenebilir. Siyasilere ve siyasete müdahale eden siyaset dışı aktörlere en güzel ders sandıkta verildi.

Seçim sonuçlarını değerlendirip gerekli dersleri çıkaranların başında DP Genel Başkanı Mehmet Ağar geliyor. “Cumhurbaşkanı seçiminde Meclise girmemekle büyük hata yaptık, ne yaptıysak bu hatayı tamir edemedik, milletin iradesi karşısında durmanın anlamı yok” dedi ve görevinden istifa etti.

Meydanlarda ip atarak, oldukça sert ve hakarete varan konuşmaları ile seçim kampanyası yürüten Sayın Bahçeli de, sonuçları doğru okuyup uzlaşmacı bir yaklaşımla, Meclise gelerek 367 sorunu yaşatmayacaklarını, tek başına iktidar olma imkanı elde eden Ak Partinin istediği kişiyi cumhurbaşkanı adayı gösterebileceğini söyleyerek “krizden”  “normalleşme” sürecine geçişin önünü açmış oldu.

Seçimden zaferle çıkan AKP, kendisine oy veren-vermeyen ayrımı yapmadan bütün milleti kucaklayıp, verilen her oyun değerlendirmesini yapacaklarını, sorumluluklarının arttığını vurgulayıp, “uzlaşmacı” bir tavır sergileyeceklerini ifade etti.

Bağımsız aday politikalarıyla seçim barajı sorununu aşarak grup kurmayı başaran  DTP’liler de geçmişten ders aldıklarını aynı hataları tekrarlamayacaklarını, savaşmaya gelmediklerini,  demokrasi içinde sorunlarına çözüm arayacaklarını, “uzlaşmacı” olacaklarını deklare ettiler. 

CHP’ye gelince durum farklı. Sayın Baykal’da  Ak Parti’den  “uzlaşma” beklediklerini, Başbakan Erdoğan’ın sözünde durarak “uzlaşmacı” bir tutum sergilemek zorunda olduğunu söyledi. Öyle bir söyledi ki, 367 kararı öncesi Anayasa Mahkemesini “çatışma çıkar” diye tehdit ettiği gibi yine “çatışma” tehditleriyle “uzlaşma” beklentisini dile getirdi.

Sayın Baykal’ın lügatinde “uzlaşma” ile  “dayatma” galiba aynı anlama geliyor.

Önce Sayın Erdoğan’a  “sakın aday olma, sakın haaaa…” diyerek, başka aday göstermesi için dayatmalar. Sonra Sayın Gül’ün adaylığına karşı benzer tepkiler. Baktı ki, TBMM’de Anayasa ve yasalar doğrultusunda  cumhurbaşkanı seçilecek, çareyi seçimi yargıya götürmekte buldu. Yargıya gitmekle kalmadı, CHP tarihinde, bir kara sayfa olarak yerini alacak olan darbe ve çatışma tehditlerini savurdu.  Tehdit, baskı ve dayatmalarla “uzlaşma” arayışı.

Bütün bunlara milletin cevabı ise ortada. Seçime iştirak eden yüzde 84 seçmenin yüzde 47 si, Ak Partiye oy vererek tepkisini gösterdi. Seçmenin tamamı düşünüldüğünde bu oran yüzde 55’e takabül etmektedir.

Burada üzerinde durmak istediğimiz,  Ak Parti’nin seçim zaferi CHP’nin yenilgisi değil. Çoğulcu ve katılımcı demokrasilerde, siyasi partiler sistemin vazgeçilmez unsurlarıdır. Demokrasi varsa partilerin anlamı vardır. Demokrasi yoksa siyasi partilerin anlamı da yoktur. Bu çıplak gerçeğe rağmen, bazı kavramları eğip bükerek, demokrasiyi ve hukuk devletini kendi beynindeki şablon içine hapsedip, aksine tecelli eden milli iradeyi görmezlikten gelmenin bilimle, hukukla, demokrasi ile, uzlaşma ile izahı mümkün değildir. CHP’nin yaptığı düpedüz dayatmadır.

“Uzlaşma” düşünce ve çıkar aykırılıklarını karşılıklı tavizler vererek azaltmak ve kaldırmak ise,   Cumhurbaşkanı seçiminde uzlaşılması gereken asgari müşterekleri ve bunun yolunu millet işaret etmiştir. İktidarda yıpranması gereken Ak Parti oylarını yüzde 50 artırmış ve Sayın Abdullah Gül’ün adaylığına bir anlamda açık bir destek vermiş ise, uzlaşmaya giden istikameti de göstermiş demektir.

Sayın Baykal sık sık, cumhurbaşkanı seçmenin bir partinin iç sorunu olmadığını, “uzlaşma” ile seçimin zorunlu olduğunu söylemektedir. Uzlaşma” olmazsa da çatışma çıkacağından. Çatışma bir anlamda savaş ve arbede. O zaman sormak gerekmez mi, kim kiminle çatışacak Sayın Baykal. Çatışmadan maksadın nedir ? Çatışacak taraflar kimlerdir ?

Eğer kastın siyaset dışı güçlerin bir darbesi ise, demokrasinin ve hukukun rafa kaldırılması ise, bir siyasal parti başkanı olarak en önde karşı çıkman gerekmez mi ?

Bir de darbe, muhtıra ve gece yarısı bildirileri karşısında, hırsızı değil de ev sahibini suçlu gösteren yaklaşımlar. Biz demiştik, biz uyarmıştık söylemleri. Milleti “aptal” yerine koyan Nesin anlayışındakilere en iyi cevabı halk veriyor. İyi ki seçimler var, sandık var. Güya ülkeyi krize sürüklememek için aynı anlayışla Meclis’e girmeyen Sayın Mumcu seçimlere girmeyi bile başaramadan kendisinin de partisinin de siyasi ecelini hazırlarken, Sayın Ağar hatasını itiraf ederek izzetü ikbal ile siyasetten çekilmek zorunda kaldı.

Milli iradenin temsil yeri olan TBMM üzerindeki, tehdit ve baskılarla mağdur edilen çoğunluk partisinin şikayetini halka yapması sonucu 22  Temmuzda adeta bir demokrasi ihtilali olmuştur. 22 Temmuz Ak Partiye hem tek başına iktidar vazifesi vermiş, hem de Sayın Abdullah Gül’e Cumhurbaşkanlığı yolunu açmıştır.

Seçim öncesi Sayın Gül’ün aday olup olmaması bir tercih meselesi, parti içi bir konu olabilir. Bugün ise, demokrasinin gereği, altını çizerek ifade etmemiz gereken “uzlaşmanın” gereği Abdullah Gül’ün aday  olmasıdır. Diğer partiler de elbette aday çıkarabilir. AKP içinden de başka adaylar olabilir. Ama Sayın Gül mutlaka aday olmalıdır. 22 Temmuz mesajı doğru algılanmış ise bundan dönüş yoktur.

Sayın Başbakan’ın ve Sayın Gül’ün değerlendirmeleri, “uzlaşmayı” dayatma olarak algılayanlara karşı milletin uzlaştırıcı iradesinden yana olmakla birlikte, iktidarlarının ilk dönemlerinde hassas konularda atılan geri adımlar milleti endişelendirmiyor değil. Yeni milletvekillerine ilk hitabında tarihten bahseden ve Şeyh Edebali’nin vasiyetini okuyan Sayın Erdoğan tarihten ibret aldığına göre endişeye mahal olmaz inşallah.

Cevap Yazın

Şu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>