Her şey normalleşme yolunda. Ama her şey normalleşti demek için henüz erken.
Bilindiği gibi ideal demokrasi, doğrudan demokrasi, bir ideal olmaya devam ediyor. Teknolojik gelişmeler, internet ağının yaygınlaşması, e-ticaret, e-imza, e-devlet projeleri, siyasal hayatımızda da ideal olan doğrudan demokrasinin yerleşmesi için e-demokrasi projesi ortaya çıkarır mı ? Bu konu önümüzdeki yıllarda çok tartışılacak.
Teknolojinin siyasal yaşamımıza e-demokrasi yoluyla olumlu katkısını beklerken, e-demokrasi yerine gece yarısı yayımlanan 27 Nisan e-bildirisi ile umutlar dört ay daha ertelenmiş oldu.
Ama bu defa, siyasal sorumluluğu taşıyanlar, şapkasını alıp gitmeyi değil, “hukuk ve demokrasi” hatırlatması yaparak milletin hakemliğine başvurmayı tercih ettikleri için normalleşme yolunda en önemli adım atılmış oldu.
11.Cumhurbaşkanının seçim sürecinde yaşanan sıkıntılara, 22 Temmuzda milletin sağduyusunun gösterdiği çözüm, normalleşme yolunu açtı diyebiliriz.
İki Bayram İki Yanlışlık
30 Ağustos Zafer Bayramına iki gün kala, TBMM milletin verdiği temsil yetkisiyle ve büyük bir ekseriyetle Sayın Abdullah Gül’ü 11.Cumhurbaşkanı seçerek, milletimize iki bayramı bir arada kutlama sevincini yaşattı. Ne var ki, Cumhurbaşkanı seçiminin ilk 24 saatinde yapılan çok önemli iki yanlışlık milletimizi derinden üzmüştür. Bunlardan biri TSK, Kuvvet Komutanları ile, Danıştay ve YÖK Başkanının davet edildikleri halde TBMM’deki yemin törenine katılmamaları, diğeri de, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu sıfatla katıldığı ilk tören olan GATA’daki diploma töreninde, kendisine takınılan soğuk tavır ve birer asker olan konuşmacıların “Sayın Cumhurbaşkanım” yerine “Sayın Cumhurbaşkanı” diye hitapları olmuştur.
Danıştay ve YÖK Başkanının tutumlarını sosyal ahlak ve siyasi teamüller açısından nezaketsiz birer davranış olarak, makamlarından beklenmeyen ancak kendilerinden beklenilen bir durumdu diyebiliriz. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının tutumunu ise, sadece nezaketsizlik olarak görmek eksik ve yanlış bir değerlendirme olur. Anayasa ve TSK İç Hizmet Kanununda tanımlanan “vazife” nin yerine getirilmemesidir. Görevlerinin ifasından kaçınmadır.
Anayasaya göre Cumhurbaşkanı, Başkomutandır. “ Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi varlığından ayrılamaz ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur.” ( Anayasa Madde.117 )
Genelkurmay Başkanı, Başkomutanın yemin törenine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından yazılı olarak davet edilmişlerdir. Başkomutanlık, TBMM’nin manevi varlığından ayrılmaz bir görev olarak tanımlanmış, Genelkurmay Başkanlığının üstü ve amiri olan bir kurumdur. TSK İç Hizmet Kanununun, “hizmet”, “vazife” , “emir”, ve “amir” kavramlarını tanımlamaları dikkate alınarak olay değerlendirildiğinde, Cumhurbaşkanının/ Başkomutanın yemin törenine, TBMM Başkanınca yapılan yazılı davet, “maiyeti altındakilere verilmiş bir emirdir.” Davete uyarak hizmetin gereğini yapmak da, Komutanlar için bir “vazifedir. ( İç Hizmet Kanunu Madde.6,7,8,9 ) Diğer yandan TSK’de hiçbir makam üstüne “komutan” diye hitap edemez. “Komutanım” der. Emir komuta hiyerarşisi içinde bir üstüne yapılamayan hitap tarzının Başkomutana karşı kullanılması da görev ve disiplin anlayışı ile bağdaştırılamaz.
Bu yanlışlığın bir günlük olarak kalması, ertesi günü yanlıştan dönülmesi, hukuk, demokrasi ve ülkemizin geleceği adına sevindirici bir gelişme olsa da, darbelerle çok şey kaybetmiş olan ülkemiz ve milletimiz adına anayasal ve yasal tedbirler alınmasına mani olmamalıdır. Cumhurbaşkanlığı makamında sayın Abdullah Gül’ün günleri sınırlı olduğu gibi, komutanlarda geçicidir. Yeni yanlışlara meydan verilmemesi için köklü tedbirlerin alınması şarttır.
Etrafında Gezinip İçine Girmediğimiz Bir Konu
Yeni “sivil anayasa” ( ben ‘normal anayasa’ demeyi tercih ediyorum ) çalışmalarının başladığı şu günlerde endişem, TSK ve darbe konularının, yine üstün körü geçilip, darbeleri önleyecek esaslı yaklaşımlardan kaçınılmasıdır. Endişemin gerekçeleri o kadar çok ki, ne zaman hukuk ve demokrasi askıya alınsa, pek çok yazar-çizer ve siyasetçi bir anda darbecileri değil darbeye zemin hazırlayan iktidarları suçlama kolaycılığına kaçıyor. Hata yapan siyasi iktidarlara demokrasi içinde haddini bildirecek olan, egemenliğin sahibi millet olduğu gerçeği bir kenara bırakılıp, eli silahlıların müdahalesi meşru gösterilmeye çalışılıyor. Darbelere topluca karşı çıkma refleksimiz yeterince gelişmiş değil. Gerçekleri zamanında yazma ve konuşma yürekliliğini gösteremeyenlerin bunu itiraf etmesi de normalleşme yolunda olumlu adımlardan ;
“…ben de bu bahse girmekte biraz zorlanıyorum. Hani hiç kırmak istemediğiniz yakınınızı, bir konuda uyarmanız gerekir de bazen, lafa neresinden başlasam diye aranır, önce biraz etrafında gezinirsiniz.
Bakın kaç adla anıyoruz onları. Asker diyoruz, Ordu diyoruz, Genelkurmay diyoruz, ( zinde güçler diyoruz.RP ) kısaltmayla TSK dediğimiz de oluyor… Onlarla bir şekilde mutlaka meşgulüz.
Diyebilirim ki, en haklı sayıldıkları dönemlerde bile ben, darbelerden, müdahalelerden hoşlanmadım. Şöyle diyebilirim: 1960 ertesi benim gözümde askerin mahiyeti bir anlamda değişti. Onları, gün oldu, bir siyasî partinin üniformalı mensupları gibi de gördüm doğrusu… Haklı veya haksızdım, ama siyasete bulaşmalarını askerlere bir türlü yakıştıramadım.
Çocukluğumda, gençliğimde bana, «Askerler bir toplantıda siyasî görüşlerini paylaşmadıkları yeni Cumhurbaşkanımıza, (geçen hafta şahit olduğumuz) şu, şu, şu muameleyi layık görmüşler» denseydi, inanmakta cidden güçlük çekerdim. Gene çok üzüldüm, ama pek de hayret etmedim.
Ne yazık değil mi? ( Hakkı Devrim.Radikal.2 Eylül 2007 )
“Ordunun Görevi Hükümeti Desteklemektir”
Bizdeki bir çok yazarın veya siyasinin doğrudan söylemekten imtina ettiği, tartışmaktan bile kaçındığı konuları yabancılar daha açık yüreklilikle söylüyorlar.
“1960′tan bu yana dört hükümeti devirmiş ordu, Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bayrağını, laikliği yırtıcı bir biçimde bağrına basarak dalgalandırıyor. Ancak Atatürk’ün nihai hedefi Türkiye’nin Batı tarzı bir demokrasi olmasıydı. Böyle bir demokraside de ordu hükümete hizmet eder, tersi değil.
Türkiye’nin Batı’yla NATO üyesi olarak ilişkilerine önem veren generaller bunu anlamalı. Salı günü Gül’ün yemin törenini boykot ederek bizzat demokratik gelişme kavramına saygısızlık ettiler. Diğer NATO ülkelerindeki ordular gibi onların da siyasetin dışında kalarak seçilen hükümetin başarı elde etmesine yardımcı olması gerekiyor.” (The New York Times. Başyazı.1 Eylül 2007 )
Sorun bir günlük yanlışlıktan ibaret değil. Böyle olsaydı bu yanlıştan dönülmekle mesele halloldu diyebilirdik. Ama ordunun siyasete karışmaması, müdahalede bulunmaması demokratik hukuk devletlerinde olmazsa olmaz bir kural olduğu halde, bizde neden aksi oluyor ? Bu noktada, askeri liselerden harp akademilerine kadar askerlerimize verilen eğitimde, Atatürk İlke ve İnkılaplarını ve Cumhuriyeti korumayı yasal bir vazife olarak beyinlerine işlerken, hukukun üstünlüğü, çağdaş hukuk devleti anlayışı, demokrasi, egemenlik ve milli iradeyi nasıl anlamaları ve yorumlamaları gerektiği konusunda eğitim eksikliği üzerinde düşünmemiz gerekiyor. TSK İç Hizmet Kanununa göre, vazife tanımında Türkiye Cumhuriyetini koruma ve kollama yanında Anayasada yer alan, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletini koruma kollama vazifesi üzerinde niçin durulmadığı sorgulanmalıdır. Asker kendisine verilen “vazifeyi” yapar/ yapmalıdır. Sorun bu “vazifeyi” Anayasa ve yasalarla açık seçik belirlemekte.