14 Mart 2008, tek başına iktidar olan bir siyasi partinin kapatılması için dava açıldığı gün olarak siyasi tarihimize geçti. Refah partisi hakkında da iktidarda iken kapatma davası açılmıştı ama bilindiği gibi koalisyon ortağıydı.
Siyasi partilerin kapatılması için dava açılması Türk anayasal sisteminde yer almaktadır. İster iktidarda ister muhalefette olsun durum fark etmemektedir. Parlamentoda temsil edilip edilmemeleri de önemli değildir. Bu konuda dava açmaya yetkili olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Anayasa’nın 68 ve 69.maddelerinde yazılı kapatma şartlarının oluştuğuna dair yeterli delil olduğu kanaatine varırsa kapatma davası açabilecektir.
İptal davalarında, davanın kabulü veya reddi şeklinde iki seçenekten birine karar veren Anayasa Mahkemesi, parti kapatma davalarında bu iki seçenek dışında da karar verebilmektedir. Yani partinin kapatılmasına, kapatılma isteminin reddine karar verebileceği gibi, temelli kapatma yerine Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına da karar verebilir.
Anayasada yer alan bu genel kurallar açısından yüzeysel bir değerlendirmede, tek başına iktidar olan Ak Parti’nin kapatılması için Başsavcının açtığı davada bir anormallik olmadığı söylenmektedir. Bu söylemi dile getirenler, “hukuk işliyor, Başsavcı görevini yapıyor, kararı yargı verecek, herkesin yargıya saygılı olmalı” dedikten sonra soruyorlar; Bu kadar yoğun tepki neden ? Gerçekten böyle mi, sorusunun cevabını irdelemeden önce, bir samimiyet testi olarak aynı çevrelerin Ergenekon soruşturmasında, soruşturma savcısı Zekeriya Öz’ün “suç ihdas etmek suretiyle görevini kötüye kullandığını” ileri sürerek eleştirme çelişkilerine dikkat çekmek istiyorum.
Tepkilerin Yoğunluğu Yargıya Güvenin Azalmasından mı ?
Başsavcının iddianamesine karşı yurt içinden ve yurt dışından oldukça yoğun bir tepki var. Siyasiler, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, sendikalar, sade vatandaşlar ve en önemlisi bazı baro başkanları ve hukukçular açılan davayı eleştiriyorlar. Bu dava hukuki olmaktan öte siyasi bir hesaplaşma olarak yorumlanıyor. Halkın yarısının oyunu, yüzde yetmişinin de desteğini arkasına almış bir partinin kapatılmasını talep etmenin hukukla ve demokrasiyle bağdaşmayacağı yüksek sesle ifade ediliyor.
Eleştirilerde Anayasa Mahkemesinin muhtemel kararı tartışılırken, hukuk çerçevesinde nasıl bir karar verilebileceği yerine, üyelerin atandıkları döneme göre değerlendirme yapacakları ve oy kullanacakları endişesi öne çıkıyor. Özal’ın atadıkları, Demirel’in ve Sezer’in atadıkları olmak üzere üyeleri ayırıp, Demirel ve Sezer’in laiklik yorumlarına bakarak sonucu tahmin etmek, tarafsız ve adil yargılamaya olan güvenin ciddi anlamda zedelendiğinin göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Cumhurbaşkanı seçimindeki, 367 kararından sonra Anayasa Mahkemesinin güven tazelemesi oldukça zor görülüyor.
Sorunların Kaynağı Darbe Anayasası
Ak Parti’nin kapatılması istemiyle Yargıtay Başsavcısının düzenlediği iddianamenin içeriği ve muhtemel gelişmelere geçmeden, sorunların temelinde 1982 Anayasasının olduğunu görmeliyiz.
Ak Parti, hukuku, demokrasiyi, kalkınmayı, millet iradesinin egemenliğini önceleyen politikalarıyla, arkasındaki halk desteğini artırarak ikinci defa tek başına iktidar olmasına rağmen, normal sivil anayasa çalışmalarını öncelikli hedef haline getirememiştir.
Enflasyonun aşağı çekilmesi, milli gelirin yükseltilmesi, dış borçların azaltılması, terörle mücadele, temel hak ve özgürlüklerde sağlanan gelişmeler hepsi önemli. Ama en önemlisi anayasanın tümden değişmesidir. Zira bütün bu iyileştirmelerden memnun olmayan, ekonomik ve bürokratik hakimiyetini siyasi istikrarsızlıkta gören seçkinlerin, egemenliklerini tehlikede gördükleri her dönemde, darbe anayasalarında yer alan mayınları patlatmak suretiyle olumlu gelişmeleri engelledikleri tarihi bir gerçektir.
Ak Parti’nin millete vaat ettiği fakat gerçekleştiremediği hedeflerinin karşısına, egemenliği millet adına kullanan “yetkili organlar” çıkmıştır. Hukuk devletinin olmazsa olmazı olan “yargı” darbe anayasasının çarpık düzenlemeleriyle, yasa koyucu gibi hareket ederek, “hukuka uygunluk” sağlaması gerekirken “yerindelik” denetimi yapıp siyasi iktidarın elini kolunu bağlamaktadır. Bu nedenle öncelikle, yasama, yürütme ve yargının, yetki ve sorumluluk sınırlarını net olarak çizecek ve yetki kargaşasını önleyecek normal bir anayasayı halkoyuna sunmalıdır.
İddianamenin İadesi Gerekir
Bu satırları yazdığımız sırada, Anayasa Mahkemesi henüz “iddianamenin kabulü” veya “iadesi” yönünde bir karar vermemişti. Bizim hukuki değerlendirmemiz iddianamenin iadesi yönünde bir kararın verilmesidir. Sebebi ise çok açık ve nettir:
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu Ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 33. maddesine göre, “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenir ve karara bağlanır.” Anayasa Mahkemesinin iddianameyi kabul veya iadesinde arayacağı kriterler, gerekçeler kanunda belirtilmiştir.
Ceza Muhakemesi Kanununda , hangi hallerde Cumhuriyet Savcısının dava açamayacağını ve “kovuşturmaya yer olmadığı” veya “iddianamenin iadesi” kararı vereceği açıklanmıştır. Örneğin memurların görevleriyle ilgili suç işledikleri iddia edilmesi halinde yetkili mercilerin “soruşturma izni” vermesi halinde dava açabilmektedir. Aksi halde Cumhuriyet Savcısı, “yetkili merciden izin verilmemesi sebebiyle kovuşturma olanağı bulunmadığı” gerekçesiyle, “kovuşturmaya yer olmadığı kararı” verir.
Ak Parti’nin kapatılması iddianamesinde Cumhuriyet Başsavcısı ciddi bir hukuki hata ile Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül hakkında da dava açmıştır.
Hakkında dava açılan Cumhurbaşkanı olunca, konuyla ilgili anayasal düzenlemeye bakmak gerekir. Anayasaya göre Cumhurbaşkanı hakkında sadece vatana ihanet suçlamasıyla, TBMM’nin dörtte üç ekseriyetle karar vermesi halinde dava açılabilecektir. Hıyanet-i Vataniye Kanunu da yürürlükten kaldırıldığı için hangi eylemlerin vatana ihanet sayılacağı da belirsiz durumdadır. Anayasanın bu hükmünü görmezden gelerek, Cumhurbaşkanı hakkında “siyaset yasağı cezası” isteyen bir iddianame, CMK 172.maddesi gereğince, Anayasa gereği “kovuşturma olanağı bulunmaması” gerekçesine dayalı olarak, asla kovuşturma konusu olamaz. Bu iddianamenin iadesi gerekir.
Sayın Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmezden önceki eylem ve söylemlerinden dolayı dahi olsa, hakkında dava açılabilmesi Anayasa ve kanunlara aykırıdır. Milletvekillerinin seçilmezden önce işledikleri iddia olunan suçları bile yasama dokunulmazlığı kapsamında, milletvekilliklerinin sona ermesinden sonra soruşturulabilirken, Cumhurbaşkanlığı görevini halen sürdüren Sayın Abdullah Gül hakkında dava açılması tam bir hukuk skandalıdır.
Bazı çevrelerin, ‘bu ceza yargılaması değil, parti kapatma davası, bu nedenle Cumhurbaşkanı hakkında açılan dava ceza davası olarak yorumlanamaz” iddiaları da hukuki dayanaktan yoksundur. Zira hukukumuzda cezai yaptırımlar sadece hapis veya para cezasından ibaret değildir. Kamu hizmetlerin süreli veya süresiz yasaklanma gibi siyaset yasağı da bir cezai müeyyidedir. Bu nedenle yargılamanın CMK’na göre yapılacağı yasada açıkça belirlenmiştir. Özel bir dava olmakla birlikte yargılama usulünde CMK uygulanacağına göre, Cumhuriyet Başsavcısının vermesi gereken “kovuşturmaya yer olmadığı kararı” ve mahkemece değerlendirilecek “iddianamenin iadesi” usulü de, Ceza Muhakemesi Kanununa göre olacaktır.
İddianamenin iadesi halinde Cumhuriyet Başsavcısı iddialarından vazgeçmeyecek, sadece Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ü iddianameden çıkararak davasını yineleyecektir. Bu takdirde Anayasa Mahkemesi davayı esastan görüşmeye başlar.
Demokrasilerde “Cebir Ve Şiddet” Unsuru Olmadıkça Parti Kapatılmamalı
İddianamenin usul yönünden reddi ve iadesi gerektiğini ifade ettikten sonra, bu meselenin iktidar partisi ile yargı arasında bir hesaplaşma haline dönüştürülmeden çözümlenmesi yollarının olduğunu ifade etmeliyiz. Başsavcının iddianamesini hukuki dayanaktan yoksun olduğunu iddia eden iktidar partisi, siyasi parti kapatma şartlarında zorlaştırıcı hükümler de içeren bir anayasa değişikliğini niçin bugüne kadar yapmadığı eleştirisini kendine yöneltmelidir.
Siyasi partiler demokratik sistemlerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Partiler ancak halk tarafından kapatılır. Halktan oy alamayan, destek alamayan bir siyasi partinin şeklen var olması ile kapatılması arasında bir fark yoktur. Cebir ve şiddeti benimsemedikçe, suç işlemeyi teşvik etmedikçe, eylemleri yasalara göre suç teşkil ettiği kesinleşmiş mahkeme kararlarıyla sübuta ermedikçe (iddialarla değil ) hiçbir parti kapatılmamalıdır. Kapatılmak istenen çoğunluk partisi, gecikmiş de olsa bu yönde bir anayasa değişikliği tasarısını Meclis’e sunmadıkça dava açanları eleştirmekle sorumluluktan kurtulamaz. Milletten aldığı temsil gücünü kullanmalı, gerekirse referanduma giderek, siyasi parti kapatmayı zorlaştıran düzenlemeler yapılmalıdır.
Aleyhine bir dava açılması sebebiyle böyle bir anayasa değişikliğine gitmesi sebebiyle Ak Parti ciddi eleştiri alacaktır. Ancak ya bu eleştirileri göğüsleyip gerekçelerini millete anlatacak, ya da kapatılma riski altında bekleyecektir. Sizce hangisini tercih etmeli ?