Seçilmiş güçlü Cumhurbaşkanı güçlü Başbakan dönemi

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

30 Mart 2014 yerel seçimleri, Erdoğan liderliğinde Ak Parti’nin son seçim zaferi olmuştu.

10 Ağustos 2014 ise, ilk defa doğrudan halkın oylarıyla Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği gün olarak tarihe geçti.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine dair değişikliğin halkoylamasında alınan yüzde 69, ve 2010 Anayasa referandumunda alınan yüzde 58 orandaki sonuçlar bir tarafa bırakılırsa yüzde 52, Ak Parti’nin en yüksek oranda zafer kazandığı sonuç. Bu sonuçla Ak Parti kuruluşunun 13.yılında liderini Cumhurbaşkanı seçtirmeyi başararak siyasi tarihimizde bir ilke imza atmış oldu.

Yeni Cumhurbaşkanımız, seçim kampanyalarında halka verdiği sözleri tutacağını, Anayasa’da tanınan tüm yetkilerini sonuna kadar kullanacağını ifade etmeye devam ediyor.

Yerleşmiş teamüllerden bahsedenlere de, Yeni Türkiye’de yeni teamüllerin oluşacağını hatırlatarak, seçilmiş Cumhurbaşkanı yürütme erkinin başı olarak halktan aldığı yetkiyi sonuna kadar kullanmakta tereddüt etmeyeceğini vurguluyor.

Biliyorsunuz ‘Anayasa gereği sorumsuz olan Cumhurbaşkanının Anayasal yetki sınırlarını zorlaması halinde ciddi rejim krizi çıkacağını’ söyleyenler var. Krizlerden medet umanlar Erdoğan’ın seçilmesine engel olamadılar. Bu defa yetkilerini kullanmasına nasıl engelleriz hesaplarını yapıyorlar.

Ak Parti’nin  27 Ağustos’ta yapılacak kongresinin iptali için CHP Çankaya İlçe Seçim Kurulu Başkanlığına başvuru yapmış. Gerekçesi, Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın mazbatasının Meclis Başkanı’na verildiği tarih olan 15 Ağustos’ta milletvekilliğinin ve Başbakanlığının sona erdiğiymiş. CHP, her nedense Anayasa ve kanunların  sadece görmek istedikleri kısmını okumaya devam ediyorlar.

Cumhurbaşkanı Seçimi Kanununun 21.maddesine bir türlü gelemediler. Gelselerdi, sayın Erdoğan istese de,  sayın Gül’ün görev süresinin bitiği tarih olan 28 Ağustos’tan önce mazbatasını alamayacağını dolayısıyla görevlerinin sona ermeyeceğini göreceklerdi. Hüsnü zanla yaptığım yorum bu ama hukukçulardan oluşan ekipleriyle yasal durumu bilmemeleri mümkün olmadığına göre, 15 gün için fırtına koparmalarını yorumsuz okuyucularımın takdirine bırakıyorum.

‘Mesele 15 gün meselesi değil, Anayasa’ya uyma mecburiyeti var’ diyenlere veya diyecek olanlara bir hatırlatma, bir de sorum var; Anayasa gereği 10. Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, 7 yıllık görev süresi sona erdiğinde, yeni Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar makamını TBMM Başkanına devretmesi gerektiği halde 3 ay 12 gün kanunsuz olarak Cumhurbaşkanlığı makamını işgal ettiğinde nasıl bir tavır takınmışlardı?

MHP sözcüsü de, hukuki dayanağı sağlam olmadığını bildiğinden olsa gerek siyaseten ’15 gün birisi başbakanlığa vekalet etse ne olur’ diye soruyor. Buna karşılık, ’12 yıldır başbakanlık görevini sürdüren Erdoğan’ın 15 gün daha görevine devam etmesi Anayasa ve kanunlara uygun olduğu halde siyaseten neden kabullenemiyorsunuz’ sorusuna vereceği bir cevabı yok.

Bunlar beyhude çabalar. Cumhur başkanını seçti. Sayın Gül’ün görev süresinin bittiği gün yemin edip görevi devralacak. Bir gün önceki genel kurulda Ak Parti Genel Başkanlığına  seçilecek olan Ak Parti milletvekilini de yeni hükümeti kurmakla görevlendirecek. Devlet yönetimi de aksamadan devam edecek.

Ortaya konan kriterler Genel Başkan ve Başbakan’ın  sayın Ahmet Davutoğlu olacağını gösteriyor. Üç dönem engeline takılmayan, milletvekili olan, çözüm sürecini ve paralel yapıyla mücadeleyi karalılıkla devam ettirecek olan, partisini 2015 seçimlerinde, Anayasa değişikliği sağlayabilecek bir çoğunluk elde edecek hedefe kilitleyebilecek aktif, kararlı güçlü bir Başbakan.

Yürütme erkinin başı, seçilmiş güçlü Cumhurbaşkanı ile aynı hedeflere koşturan seçilmiş güçlü Başbakan. Erdoğan ve Davutoğlu. Şimdiden hayırlı olsun. Allah mahcup etmesin.

Reşat Petek
petekresat@gmail.com
www.resatpetek.net
@ResatPetek

14 Ağustos Dünya Rabia Günü

[Haber7] [R4biaPlatform.com]

bg_resat_petek_h1481

2013 Yılı temmuz ayında, Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’nin askeri darbe ile devrilip hukuksuz olarak cezaevine gönderilmesinin ardından, Mısır halkı Cumhurbaşkanlarına sahip çıkmak, darbecileri protesto etmek için sokaklara ve meydanlara çıkmıştı.

Hiçbir şeyi kırıp dökmeden, tahrip etmeden, yakmadan, yıkmadan, silahsız, sopasız, taşsız, molotofsuz eylemlerle darbeyi ve darbecileri tel’in ettiler. İradelerine saygı gösterilmesini, seçilmiş Cumhurbaşkanları Mursi’nin serbest bırakılmasını istediler.

Eylemleri haksızlık karşısında susmamaktı.

Eylemleri sloganlarıydı, tekbirleriydi, namazlarıydı, oruç ağızlarıyla kurumuş dudaklarından dökülen dualarıydı.

Büyükleri, küçükleri, kadınları kızları, yaşlıları, gençleri, çocukları toplanmıştı RABİAmeydanında.

Darbecilere öfkeleri vardı ama sabrettiler, tahriklere kapılıp kimseyi vurmadılar, darp etmediler. Kavga değil barış istiyorlardı. İradelerine saygı istiyorlardı.

Darbeci Sisi ve avenesi, bu masum insanların üzerine tankları sürdü. Keskin nişancılara ateş edin talimatı verdiler. RABİA meydanını, o meydanın sahibi Mısır halkına mezar ettiler. Suçsuz günahsız insanları katlettiler. Kadın erkek ayırmadan, temmuzun, ağustosun sıcağında oruçlu ağızlarıyla tekbir getiren silahsız, savunmasız müminlerin gölgeliklerini dozerlerle başlarına yıkıp sürüklediler ve üzerlerine mermiler yağdırdılar. Yüzlerce insanı acımasızca şehid ettiler.

14 Ağustos günü devrilen fidanlar arasında, zulme karşı direnişin sembolü haline gelen bir şehide vardı. Ası Esma Biltacı. Muhammed Biltacı kızı Esma. Şehadetini video kayıtlarında bütün dünya izledi. RABİA meydanında suçsuz günahsız insanların keskin nişancılar tarafından nasıl katledildiğine ESMA’nın şehadetiyle bütün dünya bir kez daha gördü.

Şehadetinin birinci yılında Mısır Akrep Cezaevinde tutuklu Muhammed Biltacı’nın,“Sevgili kızım, güzel yüzüne, güleç dudaklarına, ince duruşuna ve olgun karakterine iştiyakımın ne kadar olduğunu ancak Allah bilir. Buna karşı sabrı da ancak Allah verir. Ancak sen aynı zamanda bizlerin arasında yaşıyorsun ve bizleri hiç terk etmedin” diye andığı ESMA direnişin sembolü oldu. Şehid edildiği meydanın adı olan RABİA da zulme ve zalimlere karşı duruşun ismi, bütün dünyaya yayılan bir platformun adı oldu.

Bu nedenle bugün, Dünya RABİA günü.

Millet iradesine saygı göstermeyen, sivil direnişçilerin üzerine tanklarla, makinalılarla, kanaslarla saldırı talimatını veren darbeci Sisi ve tüm darbecilere karşı ‘ben seçilmiş Cumhurbaşkanıyım beni yargılayamazsınız’ diyerek onurlu duruşunu devam ettiren Cumhurbaşkanı Mursi’ye selamlarımızı iletiyor haklı davasında yanında olduğumuzu ifade ediyoruz.

Yapılan darbe ve zulümler karşısında, darbeye darbe bile diyemeyen Batı’nın iki yüzlü tavrı ve suskunluğuna inat, mazlumların yanında yer alan ve bir yıldan beri meydanlarda, mitinglerde haklı direnişin sembolü RABİA işaretiyle selamlama yapan seçilmişCumhurbaşkanımız Erdoğan’a, Dünya Rabia gününde teşekkürlerimizi sunuyoruz. Yazının devamı

Erdoğan görevlerinden ayrılmalı mı ?

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

Erdoğan başbakanlık ve genel başkanlık görevlerinden derhal ayrılmalıymış.

Siyasi hayatı bitti denildi.

Muhtar bile olamaz denildi.

Partisi kazansa da Tayyip beye Başbakanlığı vermezler denildi.

Cumhurbaşkanı adayı olamaz denildi.

Olsa da on dört ayaklı Çatı Adayı karşısında seçilemez denildi.

Allah’tan başka kimsenin bilmediği ve bilemeyeceği geleceği bildiğini zanneden bu kahinler, bir defa olsun “özür dileriz yanıldık” diyemediler ve yalan yanlış kehanetlerde bulunmaya devam ettiler.

Söyledikleri kehanet değil, talepleri, rüyaları, hayalleriydi. Tutmadı ama  “tutturamadık” deme dürüstlüğünü bile gösteremediler. Adayları daha centilmen çıktı. Seçim bitti, adaylık görevini tamamladı, Başbakan’ı tebrik ederim bir daha da konuşmam dedi köşesine çekildi.

İki gündür farklı bir kampanya başlatıldı: Erdoğan başbakanlık ve genel başkanlık görevlerinden derhal ayrılmalıymış.

Erdoğan’ı siyaset dışı, gayrı meşru metotlarla görevinden uzaklaştırmak, devirmek isteyen demokrat görünümlü darbeciler, şimdi de Anayasa ve kanunların düzenleyici hükümlerini işlerine geldikleri yere kadar okuyup devamını görmeden hukuk adına ahkam kesiyorlar.

Bakın bir araştırma şirketinin kurucusu şu değerlendirmelerde bulunuyor:

“27 Ağustos kongre tarihi, Erdoğan’ın yemin töreninden bir gün evveldir. Erdoğan’ın demek istediği; ben 27′sine kadar genel başkanlığına devam edeceğim. Bu anayasaya fevkalade aykırı bir durumdur. Çünkü anayasa, “Cumhurbaşkanı seçilenin milletvekilliği ve siyasi partiyle ilişkisi kesilir’ der. Bu ise bunu tanımaz görünüyor şu anda. Bu anayasaya karşı çıkışını devam ettirmesin. Yarın ya da öbür gün genel başkanlık ve başbakanlıktan istifa etmelidir. İstifa etmezse bundan sonraki her hareketi başbakan olarak suç haline dönüşür.”

Ana muhalefetin çatı adayına da muhalif anayasa hukukçusu milletvekili  “Anayasa açık, seçilir seçilmez derhal istifa etmelidir” diyor.

Mikrofon uzatılan diğer bazı milletvekilleri de, uzmanlık (!) alanlarında kesin kanaatlerini ortaya koyuyorlar.

Ortaya konulan tezvirat, bir kısım malum medyanın bozuk plak gibi aynı yorumları tekrar etmesi karşısında ister istemez şu soru akıllara gelebilir;

Gerçekten, 12.Cumhurbaşkanlığına seçilen Başbakan Erdoğan’ın derhal hem Başbakanlık hem de partisinin genel başkanlığından istifa etmesi gerektiği halde, de facto bir durum oluşturarak 28 Ağustos’a kadar suç işlemeyi de göze alıp görevlerinden ayrılmıyor mu?

Eğer böyleyse, ‘Anayasa ve kanunların verdiği yetkileri sonuna kadar kullanacağı’ vaadiyle seçilen Erdoğan daha işin başında Anayasa ve kanunları çiğniyor olacaktır.

Ama gerçek bu değil değerli okuyucularım.

Anayasa m.101’de, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve TBMM üyeliği sona erer” der.

Anayasa m.102’de, “Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir” der.

Anayasa’nın 102.maddesi gereğince 5271 Sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu çıkarılmış ve 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimi bu kanuna göre yapılmıştır.

5271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu 21. Maddesi, seçim sonu takvimini bakın nasıl düzenlemiştir. Gelin maddeyi birlikte okuyalım.

Yazının devamı

12. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan zeytin dalı

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

Seçim sürecinin başı 3 Temmuz tarihli yazımızda “ 10 Ağustos demokrasi bayramı olacak. Şimdiden hayırlı olsun” demiştik. Hayırlı sonuçlar dün akşam saatlerinde alındı. Türkiye tarihinde bir ilk yaşandı. Halkın oylarıyla Başbakan Erdoğan 12.Cumhurbaşkanı seçildi.

Erdoğan’ın balkon konuşmasını takiben, bugünkü yazımı yazmaya başlamadan son bir televizyon turu yaparken, UETD (Avrupalı Türk Demokratlar Birliği) Yönetim Kurulu Üyesi Asiye Bilgin’in, TRT Haber Köln stüdyolarına konuk edilerek seçim sonuçlarını değerlendirmesine takıldım.

Erdoğan’ın seçim zaferinin Alman medyasına yansımalarından söz ediyordu. Benim dikkatim ise bir zamanlar irticanın sembolü olarak görülüp, kızlarımızın kamudan ve üniversitelerden  kovulmalarına gerekçe yapılan başörtüsü ile TRT Haber ekranlarında özgürce yorum yapmasıydı.

Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından Başbakanlığa uzanan, şimdi de Cumhurbaşkanlığı ile taçlanan uzun ince yolda verilen özgürlük mücadeleleri gözümün önüne geldi. Mağduriyetler zinciri, irtica tehdidi bahanesiyle ordudan ihraç edilen, ailesini geçindirecek ekmeğe muhtaç bırakılan subaylar, astsubaylar, tedavieri yarıda bırakılıp ölüme terk edilen aileleri, okul kapılarında dökülen gözyaşları, başörtüleri zorla çıkarılan kızlarımız, ikna odaları, brifingli yargı önünde hak aramaktan mahrum bırakılanlar…

Biraz geriye gidip hafızalarınızı zorlayın. 12 yıl öncesi TRT ekranlarında, başörtülü bir spiker, başörtülü bir konuğun konuşmasını düşünebilir miydiniz?

                        *          *          *

PKK’nın siyasi uzantısı olarak BDP’den HDP’ye dönüştürülen siyasi partinin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, seçim sonuçlarını değerlendirdiği konuşmasında  “Umut ediyorum ki, sonuçlar hayırlı olacaktır. Bizler Halkların Demokratik Partisi ve bizi destekleyen bütün dostlarımızla beraber Türkiye’ye aydınlık gelecek adına gerçek, kalıcı bir umut yaratmak istedik. Cumhurbaşkanlığı seçimi de bunun için iyi bir fırsat oldu. Bütün Türkiye halklarına demokrasi, barış, özgürlük getirmesini diliyorum” diyor ve mücadelelerinin demokrasi içinde devam edeceğini söylüyor.

Dışlanmışlık, inkar ve asimile politikaları artı siyasal partilerinin kapatılması ile  terörün kucağına atılan ve on yıllar süren silahlı mücadele ile bir türlü sonuçlandırılamayan terörün barış süreci ile bitirilme noktasına gelinmesi, ifade ve siyasal örgütlenme özgürlüğü içinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde demokratik bir yarışın yaşanması ve sonucunda demokratik mücadeleye vurgu yapılan açıklamalar.

12 yıl değil daha 2 yıl öncesinde, anadilde öğretimin, anadilde seçim propagandasının özgürce yapılabildiği, şehit cenazelerinin gelmediği, silaha ve şiddete karşı duruşun ortak anlayışa dönüşmeye başladığı bir süreç düşünülebilir miydi? Veya toplumun ne kadarı düşünebilirdi?

                        *          *          *

Özgürlük alanının genişletilmesinde  evrensel hukuk standartlarının yakalanmasıyla alakalı verdiğimiz bu iki örnekle Türkiye’nin nereden nerelere geldiğini  görmemiz mümkün.

Okuduğu bir şiir nedeniyle cezaevine gönderilen, sabıkalı diye ‘siyasi hayatı bitti, muhtar bile olamaz’ denilen Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı makamına ‘Milletin Adamı’ sloganıyla taşındığı bu süreçte, başarının arkasında pek çok sebep sayılabilir.

Vesayetin zayıflatılmasıyla millet iradesinin muktedir hale gelmesi, hukukun üstünlüğü ve eşit vatandaşlık ilkelerinin hayata geçirilerek özgürlüklerin genişletilmesi, refah seviyesindeki yükselme gibi. Ama bu sebeplerin başında gelen arkadaşlarıyla birlikte yürekten inandıkları bir davalarının olmasıdır.

“Bizim davamız, kuru bir kavga ve cihangirlik davası değil, i’lâ-yı kelimetullah’dır” yani Allâh’ın kelimesini yüceltmektir diye yola çıkan Osman Gâzi’nin inandığı gibi inandıkları bir dava…

                        *          *          *

Şimdi bu davanın lideri milletimiz tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Cumhurbaşkanı seçilmiştir. İnsanlığın ve demokrasinin gereği olarak öncelikle bu seçim zaferinden dolayı sayın Erdoğan’ı herkesin kutlaması gerekir.

Kazanan ve kaybedenler, yarınlarımızı inşada ülkemizin ve milletimizin yararına olacak konuları, projeleri, teklifleri sükunetle konuşabilecek, eleştirilerini hakaret boyutuna taşımadan yapabilecek bir ortamı birlikte sağlamalıdırlar.

Bunun için ilk adımı atması beklenen seçimin galibidir. Sayın Erdoğan’ın balkon konuşmasıyla bu ilk adımı atmış olması fevkalade önemlidir, memnuniyet vericidir. Kaybeden iki adayın ilk açıklamaları da bu manada müspettir.

Yazının devamı

Hatalarının söylenmesine tahammül edemeyenlere..

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

İki gün, “Selam-Tevhid yalanı/mızrağı çuvala sığmadı” başlığı ile, paralel örgütlenme iddialarıyla polise yönelik yapılan soruşturmanın başlatılmasının sebeplerini yazdım.

Dün akşam da yazılarımın içeriğini bir televizyon programında tekrar edince, rahatsızlık duyanların verebilecekleri cevap olmayınca programı sabote etmeye çalıştılar.

‘Söyleyecek sözün yoksa muhatabını da konuşturma’ mantığıyla sesini yükseltip sözlerimizin bir kısmının anlaşılmaz veya yanlış anlaşılacak hale getirilmesi nedeniyle birkaç hususu özetle bilgilerinize sunmak istiyorum.

Emniyete yönelik casusluk ve hukuksuz dinleme iddiaları soruşturulmaya muhtaçtır. Hukuk devletinin görevi iddiaların aslını araştırmaktır.

Hiç kimse peşinen suçlu kabul edilemez. Masumiyet ilkesine herkes gibi şüpheli polisler hakkında da riayet edilmelidir. Soruşturmada hiçbir usulsüzlük yapılmamalıdır.

Bu iddialar soruşturulmalı demek, şüphelilere peşinen casus veya suçlu demek anlamına gelmez. İddialar ciddidir ve mutlaka soruşturulmalıdır. Bazı milletvekillerinin soruşturmayı etkileme çabaları, kanunsuz biçimde nezarethaneye girip zanlılarla resim çektirip servis edilmesi hukuken kabul edilebilir bir durum değildir.

Selam-Tevhid soruşturmasında takipsizlik kararı veren savcılık, soruşturma sırasında suç işlendiği tespitlerinde de bulunmuştur. Bir suç işlendiğini her ne suretle olursa olsun haber alan savcılık makamı, işin hakikatini ortaya çıkarmak için soruşturma yapmak durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığının temel görevi de budur.

Birilerinin ‘dinlenmedi, dinlendiyse istifa ederim’ gibi açıklamalarına rağmen Başbakanın, bakanların, MİT’in kanunsuz dinlendiği ve tapelerin dosyada olduğu resmi takipsizlik kararında ifade edilmiştir. Aksini iddia edenler takipsizlik kararı veren savcıyı yalan yanlış iş yapmakla itham etmekte olup, bu iddialarının soruşturulmasını HSYK’dan istemeleri gerekir.

Selam-Tevhid soruşturmasında 251 şüpheli (bunlar arasında vakıf, dernek, cami derneği gibi kurum ve kuruluşlar da vardır) soruşturulurken yasal usul, süreler ve CMK. hükümlerine riayet edilmediği tespitleri vardır.

Soruşturmanın dayandırıldığı, terör eylemi, eylem hazırlığı, silah, mühimmat vs. delil dosyada bulunmadığı kararda açıklanmaktadır.

İhbarcı olarak 2010 yılında ifadesi alınan K.Y isimli bayan, daha sonra terörle mücadele polislerine ve Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadelerinde önceki ifadesinin en önemli kısımlarını kendisinin söylemediğini, ifadesi arasına ilaveler yapıldığını ve okutulmadan ‘bize güvenmiyor musun abla’ denilerek imzalatıldığını söylemiştir.

Savcılıkça soruşturmanın amacının MİT’in İran yanlısı faaliyette bulunduğu algısı oluşturmaya yönelik olduğu tespit edilmiştir.

MİT müsteşarlığına H.Fidan’ın getirilmesinden sonra ‘İrancı’ tepkisi veren ülkenin İsrail olduğu düşünüldüğünde olay daha iyi anlaşılmaktadır.

Selam -Tevhid soruşturmasında İsrail’in İstanbul konsolosluğuna saldırı hazırlı olduğu iddiaları ile MİT’i, MİT müsteşarını  suçlaması manidar değil midir?

Selam -Tevhid dosyasında delil olmadığı için yasa dışı dinleneler, PKK-Hizbullah gibi 8 kadar farklı örgüt adı kullanarak dinlenmişlerdir. Bunu yapanlar, isimleri gizleyerek, İMEİ numaraları üzerinden, kod adı kullanarak, hakimleri de yanıltmak suretiyle suç işlemiş olmuyorlar mı?

Narkotikle ilgili dosya belgeleri bile dosyayı büyütmek için bu dosya içine konulduğu takipsizlik kararında ter almaktadır.

İran’ın ajanları olamaz mı, soruşturulmasın mı gibi söylemler uydurma örgüt ve kod adıyla usulsüz soruşturma yapılmasını haklı hale getirmez. Ülkemiz aleyhine siyasal ve askeri casusluk yapanlar var ise elbette soruşturulmalıdır. Ancak Başbakan hakkında nasıl soruşturma yapılacağı Anayasa’da belirtilmiş iken, kanunsuz olarak devlet sırrı olan konuşmaları kanunsuz dinlenmiş ve Selam -Tevhid örgütü ile ilişkilendirilmiş ise sorun asla örtbas edilemeyecek kadar büyük demektir.

Bu ülkenin Başbakanı ve istihbaratının hukuksuz işlemlerle suçlandığı eylemlerin adına “soruşturma” denilmesi o eylemleri suç olmaktan çıkarmaz.

Bu soruşturma vesilesiyle, ipliği pazara çıkmaya başlayanlar, ‘İrancı’ suçlamaları ile Işid’e silah yardımı yapıldı iddialarını, Esed destekçisi İran karşısında mazlum Suriye halkını savunan hükümet politikalarını, Işid’e karşı uçaklarımızın keşif uçuşu yapması üzerine de PKK’ya destek mi veriliyor söylemlerini, aynı anda dillendirmelerindeki tutarsızlık ve çelişkileri akıl mantık sahibi olanların görmemesi mümkün mü?

Benim inancıma göre zalimin ve mazlumun kimliği sorgulanmamalıdır. Zulmü kim yaparsa zalimdir. Zulme uğrayan da mazlum. Amacı belli operasyonlarda adalet kurumunun araçsallaştırılması asla kabul edilemez.

Soruşturma ve kovuşturmalar mutlaka hukuka uygun olmalı, şüpheli haklarına riayet edilerek lehte ve aleyhte deliller toplanmalıdır.

Yazının devamı

Selam-Tevhid yalanı/mızrağı çuvala sığmadı ( 2/2 )

[CanlıHaber.com]

16_b

Dünkü yazımızda Selam-Tevhid örgütü bahane edilerek 2010 yılından beri devam ettirilen soruşturmada, usul ve kanuna aykırı biçimde telefon dinlemeleri, fiziki ve teknik takip işlemlerinden söz etmiş, bunu yapanların suç işlediklerini ve soruşturulmasının hukuk devletinin görevi olduğuna işaret etmiştik.

22 temmuz soruşturması bu hukuksuzlukları yaptığı iddia edilen polis şeflerine yönelik olduğu için, “Selam-Tevhid” soruşturması içeriğine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 21.07.2014 tarihinde verdiği takipsizlik kararı (KYO kararı) gerekçesinden takip edelim.

2011/762 Numaralı Soruşturma;

“Kamile Y. (eşi Hüseyin A.Y) isimli şahsın emniyette vermiş olduğu 04.03.2011 tarihli ifadesine istinaden soruşturma talebinde bulunulduğu, (2 yıl 9 ay 13 gün takip edildiği,) AKABE Grubu adı altında soruşturma başlatıldığı, Kamile Y’nin ifadesi ve eşi Hüseyin A.Y’nin 2 GB kapasiteli flahs belleğindeki bilgiler doğrultusunda soruşturmanın genişletildiği, Kamile Y’nin ifadesine ve emniyete teslim ettiği flash belleklerdeki bilgilere göre şahısların soruşturmaya dahil edildiği ancak teslim ettiği flash bellekin soruşturma klasörlerinde bulunmadığı, ( Önemli not: İlk ifadesi ihbar kabul edilen Kamile Y. Cumhuriyet Savcısına ve TEM Şubede verdiği sonraki ifadelerinde, ifadelerine ilaveler yapıldığını, Hakan Fidan’la ilgili suçlamalar dahil edildiğini, söylemediği pek çok hususun yazıldığını, ifadesini okumak istediğinde ‘bize güvenmiyor musun abla’ denilerek okumadan imzalatıldığını beyan etmiştir. RP)

 

Yasal kurumlar keyfi olarak dinlenmiş

Hüseyin A.Y’nun AKABE başkan yardımcısı olduğu, söz konusu kurumun yasa-dışı bir kuruluş olmadığı ve suç oluşturacak herhangi bir faaliyetlerinin tespit edilmediği, Hüseyin A.Y ile irtibatlı şahıslar hakkında teknik takip kararı alındığı, irtibatlı görülen şahısların da yapmış oldukları görüşmeler neticesinde soruşturmaya dahil edildiği, Soruşturma dosyasındaki TAPE olarak yazılan suç unsuru taşımayan görüşmelerin özel hayatın gizliliğine riayet edilmeden yazıldığı, Diğer TAPE görüşmelerinin ise şüphelilerin vakıf çalışmaları, iş görüşmeleri, güncel ve siyasi konuşmalardan ibaret olduğu…” ifade edilmektedir.

Savcılığın takipsizlik kararında soruşturmadaki bir hukuksuzluğa dikkat çekiliyor;

“İletişim tespit kararının başka suretle delil elde edilemeyeceği durumlarda verilmesi gerekirken ilk uygulama olarak söz konusu kararların verildiği…”

Telefon dinlemelerinin hangi şartlarda ve nasıl yapılacağını düzenleyen CMK.135.maddenin ihlal edildiği tespit edilmiştir. Bakın daha neler;

 

1

Amaç MİT’in İran bağlantılı olduğu algısı oluşturmak Çok sayıda dinleme yapıldığı, bir şahısla bir defa telefonla görüşmenin dahi dinlemeye ve soruşturmaya dahil edilmek için yeterli görüldüğü, MİT’in İran’la bağlantılı olduğu algısının oluşturulmaya çalışıldığı, (hatırlarsanız bu algıyı oluşturmak için düğmeye ilk basan İsrail’di. RP)

MİT Müsteşarının ve yakın çevresinin dinlenildiği,

Konsolosluk görevlilerinin dinlenildiği,

Soruşturma kapsamında karı-koca olarak hedef şahısların bulunduğu,

Soruşturmaya dahil edilen bazı şahıslar hakkında Teknik Araçlarla İzleme kararı alındığı,

Teknik Araçlarla İzleme tutanaklarının “Kudüs Ordusu Terör Örgütü” suçundan tanzim edildiği, ( hani Selam-Tevhid soruşturması idi? RP)

Bu bölüme dikkat ! Amaç Selam-Tevhid Terör Örgütü soruşturması mı? Yoksa İsrail’in hedefindeki MİT Müsteşarı ve dolayısıyla hükümet politikalarının “İrancı” çizgide olduğuna dair delil üretmek mi?

Hangi örgüt soruşturuluyor ?

“Soruşturmanın, Selam-Tevhid Terör Örgütü iddiasıyla başlatılmasına rağmen;

Dini motifli terör örgütü,

El Kaide terör örgütü,

Hizbullah terör örgütü,

Ergenekon terör örgütü,

MKP (Maoist Komünist Partisi) terör örgütü,

PKK/KCK terör örgütü,

Silahlı terör örgütü,

Terör örgütü yöneticiliği yapmak,

Terör örgütü üyesi olma,

Kudüs Ordusu terör örgütü,

Selam (Tevhid) terör örgütü,

İran İslam Cumhuriyeti (İİC) destekli grup içerisinde faaliyetlerde bulunmak gibi soruşturma kapsamıyla ilgisiz örgüt isimleri üzerinden mahkeme kararları alındığı..”

Yazının devamı

Selam-Tevhid yalanı/mızrağı çuvala sığmadı ( 1/2 )

[CanlıHaber.com]

16_b

Önce “bir cemaatin mensupları tümden nasıl suçlanır, varsa suç işleyen tespit edin, suç ve cezalar şahsi değil mi, soruşturma açın, siz devletsiniz” denildi.

Doğru söze ne denir. Demokratik hukuk devletinde ifade özgürlüğü, din ve inanç özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü  olduğuna göre, bir kısım insanların kendilerini bir cemaat mensubu olarak görmeleri, cemaat mensubiyetlerini devam ettirerek yasalara ve kurallara uydukları takdirde kamuda çalışmaları neden suç olsun ki?

Suç ve suçlu iddiaları varsa, muhatabın kimliğine, kişiliğine, cemaat mensubiyetine bakılmaksızın hukuk içinde soruşturulması ak ile karanın, suçlu ile suçsuzun ayırt edilmesi gerekiyordu.

Hukuk işletildi, devlet içinde paralel örgüt oluşturduğu iddia edilenlerden polis içindeki yapılanmaya yönelik soruşturma başlatıldı. Gözaltılar ve tutuklamalar oldu.

Bu defa “hukuksuz operasyon, fedakar polislere haksızlık, teröristler serbest TEM polisleri içerde, bu zulüm 28 Şubat’da bile yaşanmadı” denilmeye başlandı.

Bununla kalınmadı, şüphelilerin “Selam-Tevhid Örgütü” soruşturmasını paravan olarak kullanıp siyasal ve askeri casusluk ve kanunsuz dinlemeler yaptıkları gündeme gelince, “Selam – Tevhid Örgütünün ne derece tehlikeli bir örgüt olduğu, İran ajanları tam yakalanacakken 17/25 Aralık’tan sonra soruşturmanın deşifre edilerek ajanların kaçmasının sağlandığı, dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir soruşturmaya takipsizlik kararı verilemeyeceği” söylenmeye ve paralel örgüt soruşturmasını yürütenler “acem uşağı” olmakla suçlanmaya başlanıldı.

Paralel örgüt ve destekçilerinin psikolojik harekat ve algı yönetimi konusunda oldukça başarılı olduklarını söylemeliyiz. Destekçi medya, yapılan suçlamaları, usulsüz dinlemeleri, kanunsuz devam ettirilen sözde terör örgütü soruşturmasına değinmeden, “başarı ödülleri, sahurda operasyon, yarım kalan hatimler, haram yemedim açıklamalarını” öne çıkararak, aile bireylerini konuşturup duygusallık öne çıkarılarak algı operasyonu yapma yolunu tercih etti.

 

Soruşturma hangi örgütle ilgili ?

Olayın aslı ne sorusunu cevaplamak için doğru bilgi kaynaklarına ulaşmak, doğru bilgiler üzerinden analiz yapmak gerekiyor.

Bu nedenle suçlamalara konu “Selam-Tevhid Örgütü” soruşturmasıyla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 21.07.2014 tarihli Kovuşturmaya Yer Olmadığı (KYO) kararının içeriğine dikkatinizi çekmek istiyorum.

Karardan kısa bilgiler ataralım:

“Selam-Tevhid Örgütü”ne yönelik olduğu ifade edilen, 12.05.2010 tarihinde başlatılıp 3 yıl 7 ay 5 gün devam ettirilen, dernek, cami ve kurumların da dinlemeye alındığı 251 şüpheli hakkında ‘Kamu davası açılmasını gerektirir yeterli şüphe oluşturacak delil bulunmadığından KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA’kararı verilmiştir.

Bunun anlamı şudur: Dört yıla yakın, usul, kanun, süre, sınır tanımadan insanların mahremine girilerek yapılan telefon dinleme, teknik takip, gizli soruşturmacı tayini ile izleme işlemlerinin sonunda delil bulunamamış ve dosya kapatılmıştır.

Hala malum medyada gündemde tutulan, ABD ve İsrail’in İstanbul Başkonsolosluklarına yönelik casusluk yapıldığı, saldırı için emir bekledikleri, konsolosluk yakınındaki minare şerefesinin bu amaçla kullanılacağı iddialarının doğruluğunu gösterecek hiçbir kanıt bulunmadığı saptanmıştır.

Karar gerekçesinde yer alan soruşturmadaki hukuksuzluklar, olayın adli soruşturmadan öte başka amaçlara yönelik olduğunu gözler önüne seriyor.

Aşağıda bir kısmını alıntıladığımız gerekçeler, Hakan Fidan’ın MİT müsteşarlığına atandığında İsrail tarafından yapılan “İrancı” suçlaması, 7 Şubat MİT müsteşarına yakalama kararı verilmesi, İHH’yı El Kaide örgütüyle bağlantılı göstermek için soruşturma kapsamında arama girişimi, MİT tırlarının kanunsuz aranması, İslami dernek ve vakıflara yönelik yolsuzluk, İrancı olma suçlamaları, muta nikahıyla fuhuş ve adı sanı duyulmamış “mutaşa” suçlamaları ile birlikte okunduğunda daha anlamlı hale gelmekte perde arkası görülebilmektedir.

 

2010/1074 Numaralı Soruşturma

Yazının devamı

Karadayı, 25 Şubat’tan 2 gün önce İsrail’de ne arıyordu?

[24Haber]

Video Haber İçin Tıklayın

Elif Çakır’ın sunduğu Söz Bitmeden programınaCumhuriye Eski Başsavcısı Reşat Petek ve Avukat Cüneyt Toraman konuk oldu. Toraman ve Petek gündeme dair sıcak gelişmeleri değerlendirdi.

Reşat Petek ve Avukat Cüneyt Toraman’ın açıklamalarından satırbaşları…

SELAM VE TEVHİD SORUŞTURMASI

Selam ve Tevhid örgütü ne denr? Buradan nereye gidilmeye çalışılıyor?

Cüneyt Toraman: Böyle bir örgütün olmadığını bu soruşturmayı başlatanlarda çok çok iyi biliyor. 3,5 yıllık bir soruşturma olmaz. Gerçekten böyle bir terör eylemi hazırlığı varsa gerçekleştirilmiş bir terör varsa bunun mutlaka iddianameye dönüştürülmesi mahkemeye intikal ettirilmesi gerekirdi.

SORUŞTUMA DOSYASI PARAVAN OLARAK KULLANILDI

Cüneyt Toraman: Düşünebiliyor musunuz? 251 tane kişi ve kurum bu kadar kişi şüpheli hakkında soruşturma yürütülüyor 3,5 yıl boyunca bir kişi bile davet edilip sizin hakkınızda sizin hakkınızda böyle bir iddia var ne diyorsunuz? Diye sorulmuyor. Bu şunu gösteriyor: Bu soruşturma dosyası kesinlikle paravan olarak kullanılan bir dosya soruşturma dosyası değil.

SORUŞTURMA 28 ŞUBAT’IN ÜRÜNÜDÜR

 Cüneyt Toraman: Niçin Selam ve Tevhit soruşturması? Bunu da söyleyeyim: 2000 yılında 28 Şubat darbecilerinin gerçekleştirdiği operasyonlar var. Türkiye’de 18 tane irticaiyi terör örgütü var diye emniyet genel müdürlüğü adına bir liste hazırlandı ve birer birer bu guruplara bu dini cemaatlere operasyon yapıldı.

18 tane irticaiyi terör örgütü var dedikleri kimler? Vahdet vakfı, Müslüman gençlik, İBDA-C, Cemalettin Kaplan falan ve bu liste halinde Selam ve Tevhit örgütü deniliyor.

 Niye Selam ve Tevhit? Tevhit dergisi vardı 1990 yıllarda sonra talep olunca okuyuculardan haftalık gazete haline getirdiler. “28 Şubat surecinin en diri olduğu dönemde İsrail’le inanılmaz anlaşmalar yapıldı” Bu anlaşmalar Selam Gazetesinde hep gündeme getiriliyordu afişe ediliyordu belgeleri yayınlanıyordu. Selam gazetesinin susturulması gerekiyordu. Bu listenin içerisine alınmasının sebebi de İsrail aleyhine yayınlar yapmasıydı

28 ŞUBAT’TAN 2 GÜN ÖNCE KARADAYI İSRAİL’DEYDİ

Cüneyt Toraman: 28 Şubat’ın Arkasında kimler vardı? Biz yargılama sürecinde de Karadayı’ya sorduk 25 Şubat’tan 2 gün önce İsrail’de ne arıyordunuz? Niçin gittiniz oraya? Provasını mı yaptınız? Bu soruya “Susma hakkımı kullanıyorum” dedi cevap veremedi. Dolayısıyla “Türkiye’deki bazı askerle, bazı medya mensupları, bazı işadamları hoşlanmasa REFAHYOL’’un politikalarından eleştirse, hatta çok çirkinde olsa yerli bir darbe hazırlığı olsa” ama kesinlikle öyle değil. 

Elif Çakır: 10 yıl aradan sonra tekrar Selam Ve tevhit kurmaca örgütün ortaya çıkarılması bir tesadüf müdür?

Cüneyt Toraman: Değil! Kan kardeşliği var. 28 Şubat’ta 2000 yılında, 28 Şubat darbesinin en güçlü olduğu dönem 2000 yılıdır.

Elif Çakır: Bunu bile kanamadan 28 Şubat’tan sıyrılan Gülen örgütü o dönemde gizli aktörler arasında vardı diyebilir miyiz?

28 ŞUBAT HALA TASFİYE EDİLMEDİ

Cüneyt Toraman: Konuya genel olarak bakıyorum. Türkiye’de gerçekten bir darbe teşebbüslülerinin yargılanma süreci geçirdi Türkiye hepimiz heyecanlandık, destek verdik, toplumun bütün kesimleri, bütün aydınlar destek verdi. Ama ben ısrarla her zaman dedim ki yargı ayağı nerede? Emniyet ayağı nerde? Medya ayağı nerde? Demek ki darbe teşebbüsü davalarında bir gurubun tasfiye edilip yarına başka bir gurubun ikamesi şeklinde oldu. Yoksa emniyetin içindekiler niçin temizlenmedi o dönemde? Niçin Türkiye’de sadece askerler yargılandı? Özellikle yargı ayağı,medya ayağı,iş adamları himaye edildi.

Selam ve Tevhit soruşturmasına Soruşturmayı yapanlar bile örgüte inanmıyor. Benim müvekkilimin aracına böcek yerleştirmişler, beni de dinlemişler bende şikâyet te bulundum şahsım adına 

Deliller tutuklamaya yeterliydi

[Yeni Şafak]

Paralel yapının emniyet ayağına yapılan operasyonun başladığı günden bu yana paralel yapının yayın organların da soruşturmanın hukuksuz olduğuna ilişkin iddialar ortaya atılmıştı. Bu kapsamda iddiaları cevaplayan Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, iddia edildiği gibi şüphelilere sorgu aşamasında hiçbir sınırlama getirilmediğini belirtirken tutuklamaya yetecek kadar yeterli delillerin bulunduğunu hakimin gerekçeli kararında ifade ettiğini söyledi.

qxwwqwqwwqwqwq_660_x_4192bbf9ab3dff83b80

Paralel yapının emniyet ayağına yapılan operasyonun başladığı günden bu yana paralel yapının yayın organların da soruşturmanın hukuksuz olduğuna ilişkin iddialar ortaya atılmıştı. Bu kapsamda iddiaları cevaplayan Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, yirmidorthaber.com’a açıklamalarda bulundu. Petek, iddia edildiği gibi şüphelilere sorgu aşamasında hiçbir sınırlama getirilmediğini belirtirken tutuklamaya yetecek kadar yeterli delillerin bulunduğunu hakimin gerekçeli kararında ifade ettiğini söyledi.

DELİL OLMASINA RAĞMEN SERBEST KALDILAR

 Sorgusu yapılmadan hakim karşısına çıkarılan şüphelilerle ilgili casusluk suçlamasına ilişkin yeterli delil bulunduğunu ifade eden Petek, “Sorgusu yapılmayan şüpheliler hakkında tutuklama kararı verilseydi yasa ihlal edilmiş olurdu. Sulh Ceza hakimi de karar gerekçesine bu hususu yazarak sorgusu yapılamayan şüphelilerin casusluk suçu işlediklerine dair yeterli delil bulunmasına rağmen sorgusu yapılamadığı için tutuklama kararı verilmediği, adli kontrol kararı verildiği ifade edilmiştir. Adli kontrol ile serbest bırakılan şüpheliler, önümüzdeki süreçte sorgulanarak haklarında tutuklama kararı verilebilir. Sorgunun engellenmek istenmesi örnekleri vardır ancak paralel örgüt soruşturmasında olduğu gibi şüphelilerin ve avukatların organize olarak sorguyu engelledikleri örneğine ilk rastlıyorum” ifadelerini kullandı.

TUTUKLAMA İÇİN SOMUT DELİLER YETERLİ

 Hakim İslam Çiçek’in gerekçeli kararıyla birlikte ‘casusluk suçlaması yöneltildi, hangi bilginin hangi ülkeye sızdırıldağına dair bir tek delil ortaya konulamadı’ iddialarını değerlendiren Reşat Petek, tutuklama için somut delillerin yeterli olduğunu ifade etti. Petek: ‘Henüz dava açılmadı, iddianame düzenlenmedi, ancak tutuklamaya yetecek yeterli delillerin bulunduğu hakimin gerekçeli kararında ifade diliyor. Tutuklama için kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterecek somut olgular, somut deliller yeterlidir. Mahkumiyet ve beraat yargılama sonucu verilecek karardır. Soruşturmanın gizliliği de düşünüldüğünde, tutuklama kararında somut delillerin sayılması beklenmez.’ ifadelerini kullandı.

HAKİM ÖNÜNDEKİ BEKLEME SÜRESİ GÖZALTI SÜRESİNE DAHİL DEĞİLDİR

 Emekli Başsavcı Reşat Petek, ‘Sulh Ceza Hakimliği’nin yetersizliği tescillendi’ ve ‘gözaltı süresi doldu, polisler hala tutsaklar’ iddialarına da cevap verdi. Emekli Başsavcı Reşat Petek, istenilen yasal değişiklik yapılsa bile örgütlü biçimde algı operasyonunun devam edeceğini söyledi. Petek; ‘Sulh Ceza Hakimlerinin görevi soruşturma savcısından gelen talepleri karara bağlamak. Dosyayı detaylı olarak incelemek… Sorgu süresinin uzamasından yakınmak yerine yeterli inceleme yapılmadan verilen kararlardan yakınmak gerekir. Nitekim ÖYM’ler ve TMK.10′la yetkili mahkemeler varken yeterli inceleme yapılmadığından şikayet ediliyordu. Bu şikayetler şimdi giderildi. Şüpheli sayısı fazla ise birden fazla sulh ceza hakimi arasında paylaşım yapılması hukuki temele dayalı bu şikayetleri ortadan kaldıracaktır. Ancak örgütlü biçimde bir algı operasyonu varsa istediğiniz yasal değişikliği yapın, algı operasyonu devam ettirilir. Bugün yaşanan tablo budur. Gözaltı sürelerinin dolduğu iddialarının da yasal dayanağı yoktur. 24 saatle başlayıp toplamda yasal 4 günlük süreyi aşmayan gözaltı kararları vardır. Dosya süresi içinde adliyeye getirilip şüphelilerle birlikte sulh ceza hakimine teslim edilince hakim önünde bekleme süresi başlar. Bu süre gözaltı süresine dahil değildir.’ ifadelerini kullandı.