Erdoğan’ın “Başkan adayı” olacağı kesindi ama…

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

15 Nisan 2014 günlü Resmi Gazetede yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu Kararı ile, Cumhurbaşkanlığı seçim süreci resmen başlamış oldu.

10 Ağustos günü seçimlerin ilk turu yapılacak. Seçimin ikinci tura kalması halinde tarihi 24 Ağustos olacak. 

Cumhuriyet tarihimizde ilk olarak Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilecek.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine dair Anayasa değişiklik sürecini 7 yıl önce yaşamıştık. Bu süreç, “367 Sabih” ve AYM’nin utanç kararı olarak tarihe geçen 367 kararını hemen hatırımıza getiriyor.

Sayın Abdullah Gül’ün seçim sürecini, şer zannedilen şeylerden nasıl hayır çıktığının somut bir örneği olarak gösterebiliriz. TBMM’de yapılan seçimlerde, vesayet makamlarının nasıl devreye girdiğini, partilere ve milletvekillerine nasıl baskılar uygulandığını, aba altından darbe sopasının gösterildiğini yakinen biliyoruz. Şimdi benzer baskıları oluşturmak isteyenler 52 milyon seçmeni etkilemek zorundalar.

Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi, başkanını seçmede cumhurun  özgür iradesinin tecellisi bakımından son derece önemli, demokrasinin çıtasını yükselten bir dönemeç. 

Doğrudan halkın seçeceği Cumhurbaşkanı adaylarının kim olacağından ziyade Ak Parti’nin adayının kim olacağı merak konusu.

30 Mart yerel seçim sonuçları, Başbakan Erdoğan’ın tercihini adaylıktan yana kullanması halinde ilk turda seçileceğini gösteriyor.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘kendi aramızda konuşuruz’ açıklaması, Sayın Erdoğan’ın da bu açıklamayı olumlu bulduğunu ifade etmesi, adaylık konusunda ikilem yaşanmayacağının göstergeleri.

Göstergeler bundan ibaret değil. Ak Parti’nin ilk Başbakanı Abdullah Gül’ün, aylarla ifade ettiğimiz görevi sırasında Erdoğan’ın önünün açılması, milletvekili seçilmesi için gösterdiği çaba ve istifa ederek başbakanlık yolunu açması, makam kaygısının kavgaya dönüşmediğinin somut adımı. Yedi yıl öncesi Cumhurbaşkanı seçimi gündeme geldiğinde sayın Erdoğan da, aday olup seçilme imkanı varken ‘adayımız Abdullah Gül kardeşimiz’ diyerek, ülkemizin ve milletimizin menfaatlerini önceleyen bir duruş sergilemesi de başka bir gösterge. 

Ak Parti çalışmalarını hızlandırdı. Milletvekilleriyle istişareler yapıyor. Hatta Cumhurbaşkanı adayı olmasını istedikleri üç isim kendilerinden isteniyor. Müzakere ve müşavere geleneğinin sürdürülmesi karşısında, Erdoğan’ı otoriterlikle, diktatörlükle itham edenler biraz utanır mı bilmiyorum ama  gelişmeler Erdoğan-Gül çatışması olmadan  adaylık konusunun kısa bir süre sonra netleşeceğini gösteriyor. 

Yazımın başlığında Cumhurbaşkanı yerine “Başkan adayı”  olacağını özellikle ifade ettim.

Hatırlanacağı gibi Ak Parti, özel komisyonun yeni  anayasa çalışmalarında, başkanlık sitemine geçişi sağlayacak öneriler sunmuştu.

Halk tarafından seçilecek olan, Meclis’e karşı sorumlu olmayacak, halka karşı sorumlu olacak, Meclis’in denetleyemeyeceği Cumhurbaşkanı, parlamenter sistemle uyumlu olmayan, başkanlık sistemiyle uyumlu ‘Başkan’ ı hatırlatıyordu. 

Yazının devamı

Reşat Petek: Haşim Kılıç’ın açıklamaları ile AYM kararı arasında çelişki var

[Star Gazete]

A Haber’de Zeynep Bayramoğlu’nun sunduğu Kadraj Programına katılan Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın Twitter ile ilgili açıklamalarındaki çelişkiye değindi.

090420141516421871869_2

Haşim Kılıç’ın basına yaptığı açıklamalara dikkat çeken Reşat Petek “Eğer Haşim Kılıç’ın dedikleri doğruysa kararın gerekçesi yanlış. Kararın gerekçesi doğruysa, tarih, zaman ve kararın içeriği açısından yanlışlıklar var.” şeklinde konuştu

HAŞİM KILIÇ’IN AÇIKLAMALARI İLE AYM KARARI ARASINDA ÇELİŞKİ VAR

Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç, basına yaptığı açıklamada Anayasa Mahkemesi’nin 25 Mart’ta toplandığını ve saat 09:30’dan 12:00’ye kadar bütün kurulun konuyu enine boyuna konuşup görüştüğünü ve karar verdiklerini söylüyor.

Anayasa Mahkemesi Başkanımızın bu açıklamasına göre Twitter’a erişimin engellenmesi yönündeki TİB kararının hak ihlali olduğu yönündeki kararı Anaysa Mahkemesi’nin 25 Mart’ta verdiğini öğrenmiş oluyoruz. 25 Mart. Tarih üzerinde duruyorum çünkü önemli.

Sayın başkan; kararı verdikten sonra öğle arasında Ankara 15. İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararı verdiği televizyondan işittik diyor. Bunlar sayın başkanın açıklamaları, bizler kendi açıklamalarına güvenmek zorundayız. Bu açıklamalara baktığımızda ne var diyeceksiniz? Başkanın açıklamasına göre, hem anayasa mahkemesi hem de Ankara 15. İdare Mahkemesi yürütmeyi durma kararını 25 Mart’ta vermiş oluyor. Karar her ne kadar elimde 2 Nisan 2014 tarihli görünüyor olsa da başkan diyor ki biz 25 Mart’ta kararı verdik. Peki buradaki çarpıklık ne? Karar hangi gerekçeyle alınıyor, 15. İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararının TİB uygulamadığı için artık idari yargıya başvurma yolunun tüketilmesini de beklemeden durumdan vazife çıkardık ve Anaysa Mahkemesi olarak biz erişimin engellenmesinin kaldırılması anlamına gelen ihlal kararını verdik. Gerekçede bu yazıyor ama sayın başkan açıklamasında biz kararı verdiğimizde idare mahkemesinin kararının bilmiyorduk, öğle arasında öğrendik diyor. Burada çok ciddi bir çelişki var. Ya Anayasa Mahkemesi önce başka gerekçelerle, bu kararda yer almayan, bizim bilmediğimiz, hukuki olmayan başka nedenlerle önce ihlal kararı vermeyi karalaştırdı ama öğle arasında baktılar, idare mahkemesi de yürütmeyi durdurma kararını vermiş. Sayın Kılıç, Bekledik bu kararı açıklamadık, bir haftadan fazla bekledik, ama TİB İdare Mahkemesi kararını uygulamayınca da biz kararımızı uyguladık diyor. Usul açısından ve burada doğruları ifade edip etmeme bakımından ben bu çarpık duruma işaret etmek istiyorum. Eğer Haşim Kılıç’ın dedikleri doğruysa kararın gerekçesi yanlış. Kararın gerekçesi doğruysa, tarih, zaman ve kararın içeriği açısından yanlışlıklar var.

AYM, özel hayatı tecavüze uğrayanlara…

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

Tartışma seviyesini bilerek yerlere düşürenler işin kolayını buldular.

Anayasa Mahkemesinin twitter kararını alkışlayanlar özgürlükçü, eleştirenler yasakçı.

AYM’ne bireysel başvuru yolunu açan Ak Parti yasakçı, diğer partiler özgürlükçü oldu.

Olaya hukuk perspektifinden bakarak objektif değerlendirme yapması beklenenler bile, AYM kararını eleştirenleri peşinen “yasakçı” olmakla yaftalıyor.

Kimileri durduğu yerden, olaylara baktığı noktadan yaptığı değerlendirmeleri tek gerçek gibi kabul edebiliyor. Gerçeğin bir kısmını, bir parçasını ifade etse de mutlak gerçek karşısında yanılmış olma veya sübjektif değerlendirme yapmış olabileceğini düşünmüyor.

Örneğin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ fiili saldırıya uğradığında şüpheliyi tutuklamayan hakimi özgürlükçü tavrından dolayı kutlayanlar, Kemal Kılıçdaroğlu’na yumruklu saldırıda bulunan şüpheliyi serbest bırakan hakimi acımasızca eleştirebiliyor.

Olaylara usuletle, suhuletle, itidal ile, objektif yaklaşımla bakabilmenin ne kadar önem arzettiği her olay sonrası biraz daha iyi anlaşılır umudumu korumak istiyorum.

Bu çerçevede AYM’nin, Twittera erişimin engellenmesinin ifade özgürlüğünün ihlali olduğu yönündeki kararını eleştirmenin, özgürlük karşıtı ve yasakçılık olmadığını, özgürlüğün savunulmasında, sadece ifade özgürlüğünün değil temel hak ve özgürlüklerin tümünün dikkate alınması gerektiğini bir kez daha vurgulamam gerekiyor.

Bir önceki yazımda, tüm hukuk ve yargı yollarının tüketilmesi zorunluluğunu dikkate almadan AYM’nin davayı kabul edilebilir bulmasını eleştirerek, idare mahkemesinin fonksiyonunu üstlenmesinin hukuka uygun olmadığını ifade etmeye çalışmıştım.

Özellikle bireysel başvuruda bulunanların, ‘idare mahkemesi kararı TİB tarafından uygulanmadığı için AYM’ye başvurduk’ gibi bir talepleri olmamasına, AYM ile aynı gün karar veren 15.İdare Mahkemesinin yürütmenin durdurulması kararından haberdar olmamalarına rağmen, karar gerekçesine sonraki bir gelişmenin  monte edilmesi, kararı tartışılır hale getirdiğini bir kez daha hatırlayalım.

AYM Başkanı sayın Kılıç, bütün kurulun konuyu enine boyuna görüşüp karar verdiklerini açıklamış ise de, verilen karar genel kurul kararı değil, bireysel başvurulara bakmakla görevli kısmın verdiği bir karardır. Yapılan açıklama ile verilen kararın hem gerekçesi hem de  ilgili bölüm kararı olması yönünden uyumlu olmadığını ifade bakımından bu ayrıntıyı belirmekte de yarar var.

İşin esasıyla ilgili olarak, evrensel hukuk ve Anayasa ve yasalarımız yönünden bir kaç kuralı hatırlamalıyız.

Twitter ve benzeri sosyal medya vasıtaları, insanların serbestçe görüş ve düşüncelerini ifade ettikleri platformlardır. Hukuki gerekçelere dayanmadan kapatılmaları, erişimin engellenmesi ifade özgürlüğü hakkının  ihlali olacaktır.

Özgürlüklerin sınırsız olmadığı, kamu düzeni, genel ahlak ve genel sağlık sebeplerine istinaden, özlerine dokunmamak kaydıyla kanunlarla sınırlanabileceği, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, AİHS gibi uluslararası sözleşmeler ve Anayasamızca kabul edilmektedir.

Yazının devamı

AYM twitter kararına gerekçe ararken…

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

Anayasa Mahkemesi 2 Nisan 2014 günü twitter.com isimli internet sitesine erişimin engellenmesi yolunda TİB’in verdiği kararı ifade özgürlüğünün ihlali kabul eden bir karar verdi.

İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için de, kararı TİB’e ve ilgili bakanlığa gönderince TİB kararı uygulayarak erişimin engellenmesini kaldırdı. Twitter isimli sosyal paylaşım sitesine erişim yeniden sağlanmış oldu.

Bütün kanun yolları tüketilmeden AYM bu kararı nasıl verir sorusuna cevap ararken AYM Başkanı Sayın Haşim Kılıç, dün basın mensuplarına yaptığı açıklamada kararın ne denli hukuksuz olduğunu adeta itiraf etti.

Nasıl mı? Anlatalım.

Önce Sayın Kılıç’ın açıklamasını okuyalım:

” AYM 25 Mart’da toplandı (tarihe dikkat !) saat 09.30′dan 12′ye kadar bütün kurul bu konuyu enine boyuna görüştü ve karar çıktı. Öğlen ara verdiğimizde televizyonlarda 15. İdare Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararı verdiğini öğrendik, biz de aldığımız kararı uygulamadık.  Bir hafta bekledik ancak İdare Mahkemesinin verdiği kararın uygulanmaması nedeniyle AYM bu kararı uygulamak zorunda kaldı.”

Sayın Başkan’ın itibar etmemiz gereken bu açıklamasına göre AYM, kararını 25 Mart tarihinde vermiş.

Kararı verdiklerinde 15. İdare Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararı verdiğini bilmiyorlarmış. Öğle arası öğrenmişler. Gerçekten de İdare Mahkemesi kararı da 25 Mart tarihli.

Peki şimdi AYM kararının “kabul edilebilirlik yönünden” gerekçesine bakalım.

Gerekçede, Ankara 15. İdare Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararının TİB tarafından derhal uygulanmadığı, bu nedenle idari yargı merciine başvurulmasının etkili bir başvuru yolu olmadığı, dolayısıyla bütün yargı yollarının tüketilmesinin gerekmediğine yer verilmiş.

Şimdi şu soruları sormak gerekiyor:

15. İdare Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararından haberdar olmayan Anayasa Mahkemesi, kararını yürütmeyi durdurma kararının uygulanmamasına nasıl dayandırıyor?

25 Mart tarihinde hukuki olmayan gerekçelerle karar verilip (Başkan 25 Martta karar verdiklerini açıkladı )  2 Nisan tarihinde gerekçe mi uyduruldu?

Hukuki gerekçe yazılmamış olsa bile, tartışılıp karar verildiğine göre, İdare Mahkemesinin nasıl karar vereceği ve kararın TİB tarafından uygulanmayacağı nereden biliniyordu ?

Ortada ne idare mahkemesi kararı ve ne de kararın uygulanmaması söz konusu değilken,  başvurucuların  idari yargı mercileri önünde iptal davası açılmasının tüketilmesi gerekli etkili bir yol olmadığı iddiası nasıl kabul edildi?

İdare Mahkemesinin oy çokluğu ile verdiği karar itiraz üzerine kaldırıldığı takdirde TİB, İdare  Mahkemesi kararını mı, AYM kararını mı uygulayacak?

Yargı mercilerine başvuru yolları tüketilmeden, AYM’ye bireysel başvuruların kabul edilmesi, idare mahkemelerinin kapısına kilit vurmak  anlamına gelmeyecek mi?

AYM, Anayasa ve kanunların vermediği bir yetki kullanabilir mi?

Hatırlayacaksınız Anayasa Mahkemesinin geçmişte 367 kararı ve yine  ‘411 el kaosa kalktı’ şeklinde manşetlere konu olan 10 ve 42. Madde değişikliklerine dair Anayasa değişikliğinin iptali davasında Anayasa ve kanunları çiğneyerek, şekil yerine esastan inceleme yapıp karar vermişti. Tarihe kara birer leke olarak geçen bu kararlara olumlu oy verenler mahcup oldular ve kararlarını toplum önünde savunamadılar. Zira Anayasa, AYM’nin anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden denetlemek ile yetkili olduğunu, esastan inceleme yetkisinin olmadığını öngörüyordu. Yine 367 kararı da tam bir skandaldı. Cumhurbaşkanı seçilmesi için yeterli oy sayısı olarak anayasada yer alan 367, toplantı yeter sayısı kabul edilince Sayın Abdullah Gül’ün seçimi iptal edilmişti. Belli bir zaman sonra bazı Anayasa Mahkemesi üyeleri de verdikleri bu kararın ne derece hukuksuz olduğunu dillendirmişlerdi.

Yazının devamı

Ergenekon davasında artık süreç nasıl işleyecek?

[On5Yirmi5]

399530

Ergenekon davasında gerekçeli karar açıklandı. Gerekçeli karar daha şimdiden tartışılmaya başlandı. Gerekçeli kararın en dikkat çeken yanlarından biri, davanın Türkiye tarihinde ilk derin devlet davası olarak nitelendirilmesi oldu. Ergenekon davasında gerekçeli kararın açıklanması bundan sonra hangi süreçler yaşanacak ve tahliye edilen sanıkların geleceği ne olacak sorularını da akıllara getirdi. Bu soruları eski Cumhuriyet Başsavcısı ve Avukat Reşat Petek’e sorduk.

Ergenekon’un gerekçeli kararı açıklandı. Ergenekon bir silahlı terör örgütü ve derin devlet yapılanması olarak nitelendirildi. Siz de davayı yakından takip eden birisiniz. Şu ana kadar izlediğiniz kadarıyla Ergenekon’un bir derin devlet yapısı olarak nitelendirilmesi davanın seyrine uygun bir nitelendirilme midir?

2007 yılında soruşturma başlayıp, deliller ortaya çıkmaya başladığında, bu soruşturma için, Yarınlar İçin Düşünce Platformu isimli dergiye kapak olan ‘Ergenekon derin devlet davası’ diye bir yazı yazmıştım. Benim kanaatime göre, baştan itibaren ortaya çıkan deliller, belgeler, olaylara baktığımızda Ergenekon yapılanmasının dışarıdan bir illegal örgüt değil kamu içinde; silahlı kuvvetler, sivil bürokrasi ve siyasetle iş birliği yapılan ama temelde Türkiye’de siyaseti dizayn etmeyi amaçlayan derin bir yapılanma olduğudur. Bunun adına derin devlet, gladyo ya da kontrgerilla deniyor. Değişik isimlerle ifade ediliyordu ama ilk verilerden itibaren böyle olduğu anlaşılıyordu. Mahkeme 5 Ağustos 2013’te kararını açıkladı. Gecikmiş olarak yazılan bu gerekçeli kararında ise “Ergenekon silahlı terör örgütü” kavramını kullanıyor ki, bu hukuki bir değerlendirme. Diğer taraftan NATO ülkelerinde Gladyo neyse Türkiye’deki Ergenekon Terör Örgütü’nün de Gladyo’nun Türkiye versiyonu olduğu ve derin devlet davası olduğunun altı çiziliyor. Tabi çok uzun, 16 bin 700 sayfalık bir gerekçe bu. Bunun içine baktığımızda gerekçeleri bulabileceğiz. Ama davayı yakından, en azından kamuoyuna intikal eden belge ve delilleriyle takip etmeye çalışan bir ceza hukukçusu olarak benim de kanaatim Ergenekon davasının, bir derin devlet davası olduğudur.

Bu gerekçeli kararda Ecevit ve Ak Parti hükümetlerinin devrilmek istendiği belirtiliyor. Ayrıca örgütün çeşitli dönemleri olduğu ve bazı hücrelerine ulaşılamadığı söyleniyor. Örgütün bilinmeyen bir geçmişi olduğu ve hala devam eden bir uzantıları olduğuna vurgu yapılıyor. Gerçekten böyle bir tarafı var mı bu örgütün? Eğer varsa buna karşı neler yapılmalı? 

Şimdi mahkeme bu davayı gerekçelendirerek, “bu bir derin devlet davası” şeklinde niteledi ve bu gerekçeleri doğru kabul ettiğiniz takdirde, tabi ki Ergenekon davasının 2007’yle 2013 arasındaki 5 yıllık süre arasına sıkıştırabileceğimiz bir örgütlenme olmadığı aşikar. Çünkü Susurluk Davası’na ya da Güneydoğu’daki faali meçhul cinayetlere baktığımızda barış ortamını, demokratikleşmeyi getirecek her yeni yasal düzenlemenin ya da anayasal çalışmanın arifesinde cinayetlerle toplumun gerildiğini gördük. Bunların da devlet içindeki gizli eller tarafından yapıldığına dair önemli delillerin ortaya çıktığı bir dönemde sanıyorum bu niteleme isabetli görünüyor. Eğer Ergenekon Terör Örgütü devlet içinde kaynakları ve dayanakları olan bir örgütse, bunun geçmişinin epey bir derin olduğu ve halen de tamamına ulaşılıp yargılanamadığı tespitlerinin paralelinde bir şekilde değerlendirmek gerekir. Doğru ve isabetli bir yaklaşım izlenimi veriyor.

Ergenekon davasında tutuklamalar başlayıp, yargılamalar bir yere geldikten sonra Türkiye’de faili meçhul cinayetler kesildi. Bu söylediklerimi hukuki ya da suçun sübutu üzerinden değerlendirmeler değil, bir analiz olarak ifade ediyorum. Demek ki, bu davadan sonra faili meçhul cinayetlerden, toplumu geren bir takım provokasyonlara kadar yeni bir takım eylemler meydana gelmemişse bunun da iyi analiz edilmesi, aradaki irtibatın gözden kaçırılmaması gerekir. O bakımdan Susurluk olayının da Ergenekon’un bir şubesinin faaliyeti olarak değerlendirilmesi de manidar.  Ama bu davada birçok iddianame birleşti. Özellikle Danıştay saldırısı davasının birleştirilmesine Yargıtay işaret etti. Bu nedenle birleşti. Dolayısıyla hukuki ve fiili irtibat nedeniyle bu davalar birleştirilebildiğine göre demek ki, birleştirilemeyen veya gün yüzüne çıkmamış yeni bağlantılar olabileceğine de işaret ediliyor. Buna da, dikkate değer bir yorum veya gerekçede yer alan önemli bir izah olarak bakıyorum.

Gerekçeli kararda eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ için terörist değil, terör suçlusudur diye bir ifade var. Bu tabir niye kullanıldı? Bir de Başbuğ’un ‘gerekçeli kararı ciddiye almıyorum’ şeklinde bir açıklaması oldu. Bunu nasıl değerlendirmek gerekir?

Yazının devamı

Cumhuriyet savcıları neredesiniz?

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

Suriye üzerine yapılmakta olan güvenlik toplantısında konuşulanların bir kısmı dün Youtube üzerinden deşifre edildi.

Toplantı Başbakanın talimatıyla oluşturulan kriz merkezinde yapılıyordu.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu başkanlığında, Bakanlık Müsteşarı, MİT Müsteşarı, Genelkurmay 2.Başkanının  katıldığı bir ulusal güvenlikle ilgili bir toplantı.

Öncelikle, niteliği itibariyle bu toplantıda konuşulanları dinlemek, kayda almak ve değişik vasıtalarla açıklamak, yayımlamak eylemleri mevcut hukukumuza göre siyasal ve askeri casusluk suçudur. Cezası da eski yasamızdaki idamın karşılığı olan ağırlaştırılmış müebbet hapistir.

Aylardır devam eden kimine yasal kılıf da geçirilmiş kasetleri, ses ve görüntü kayıtlarını sadece haberleşmenin gizliliğinin ihlali ya da özel hayatın gizliliğinin ihlali olarak görenlere, suç daha büyük diyerek “siyasal casusluk” yapıldığını hatırlatmıştım.(6 Mart tarihli yazım) Abarttığımı söyleyenler olayın nasıl bir casusluk faaliyeti olduğunu artık görmüşlerdir diyeceğim ama görmek istemeyenler bildikleri yolda devam ediyorlar.

Siyasi ve askeri casusluk eylemi Youtube düşünce devlet organları süratle tepkilerini ortaya koyup tedbirler aldılar. Casusluk belgelerinin internette, yazılı ve görsel medyada yayınlanmasına idari tedbir konuldu. TİB, RTÜK görevlerini yaptı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da re’sen soruşturma başlattı. Başbakan, bakanlar, bir kısım medya mensupları olayı nefretle kınayarak, alınan tedbirlere destek verdiler. Gecikmeden yasal görevlerini ifa eden kamu görevlilerini buradan kutluyorum.

Re’sen soruşturma başlatan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına hem tebriklerimi, hem de biraz geç kalmadınız mı sitemlerimi iletmek istiyorum. Kamu adına soruşturulması gereken suçlarda ihbara, şikayete, suç duyurusuna gerek olmadığını savcılarımız çok iyi bilirler ama neden soruşturma başlatmazlar ? Sadece Ankara değil, başta medya  merkezlerinin bulunduğu İstanbul olmak üzere büyükşehirlerimizin başsavcılıkları harekete geçmek için kimden emir bekliyorlar ?  Bağımsızlık ilkesinin sorumsuzluk ve keyfilik anlamına gelmediği bir kez daha hatırlanmalı, kamu adına soruşturma yetkisi olanlar, yetkilerinin kendilerine yüklediği sorumluluğun gereğini yapmalıdır.

Lütfen, özel hayatın gizliliğini ihlal, haberleşmenin gizliliğini ihlal, devlet sırlarına karşı işlenen suçlar, askeri ve siyasal casusluk suçlarını, bu suçlarla ilgili yargı reform paketleriyle yapılan yeni düzenlemeleri bir kez daha gözden geçirin. Yasal dinlemelerin bile soruşturma safhasında basın yayın yoluyla ifşa edilerek yayımlanması suç.

“İnternete yeni ses kaydı düşmüş” denilerek alıntılanıp nasıl olsa ifşa olmuş diyerek tekrar yayımlayanlara yaptıklarının suç olduğunu kim söyleyecek?

‘İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur’  cümlesiyle yasada yapılan değişiklik uygulanmış olsa, ne devletin ne vatandaşın mahremiyeti ihlal edilebilir mi ? Edilirse hak ettiği cezaya çarptırılmaz mı?

Yazının devamı

Başbakan haklı…

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

Genel seçim atmosferinde geçen seçim kampanyasının bitmesine üç gün kaldı.

Demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyasal partiler son mitinglerini yapıyorlar. Miting meydanları tam bir kamplaşma olduğunu gösteriyor.

Bir yanda on yıllık yerel, on iki yıllık genel icraatlarını anlatan, 2023 vizyonunu ortaya koyan Ak Parti var. Diğer yanda hedeflerine Ak Parti yerine Başbakan Erdoğan’ı koymuş CHP-MHP-CAMİA Koalisyonu var. Koalisyonun stratejik hedefi yerel seçimlerde çok il, ilçe, beldede seçim kazanmak değil; Ak Parti iktidarını devirmenin müşterek ilk adımını atmak. Taktikleri ise askeri tabirle “üst açı grubu”  atış yapmak.

“Üst açı grubu atış” askeri bir terim. Tank, obüs ve topçu bataryalarıyla üst açı grubundan yapılan atışta, ateş idare merkezi (AİM) görülmez. Gizliliğini korur. Namlular gökyüzüne çevrilidir. Yapılan ince hesaplar sonucu, gökyüzünde uzun bir yay çizen top mermileri, gökten düşer gibi hedefini vurur. Başarılı batarya subayları, üst açı grubundan ateşlenen mermiler henüz gökyüzünde iken, alt açı grubuyla da ateş ederek aynı anda hedeflerini dövebilirler. Bu metotla 6 toplu bir batarya, hedefinde 12 mermiyi aynı anda patlatabilir. Böylece hem ateş idare merkezini, hem tank, top, obüs sayısını gizlemeyi de başarmış olur. Koalisyonun seçim siyasetini üst açı grubu atışa benzetmemin sebebini anlatabildim sanırım.

Ak Parti karşıtı koalisyon her türlü atışı bu seçimlerde deniyor. Yakın mesafe, görerek atış denemelerinin işe yaramadığını, 12 yıllık sürede yaşanan seçimlerde gördüler. Merkezi yönetim ve başta büyükşehirler olmak üzere yerel yönetimlerdeki Ak Parti’nin başarısı aşikar olarak görüldüğü için, projeler ve realize edilen hizmetler yönünden Ak parti karşısında başarılı olamayacaklarını çok iyi görüyorlar. Bu nedenle üst açı grubundan hedeflerini dövmek için güçlerini birleştirmeye karar vermişler. İlke şu: Oylar Ak Parti’den sonraki en güçlü adaya verilecek.

Yazdıklarımı okurken, aklınızdan şu düşünceler geçebilir: Partiler isterse ittifaklar kurar, seçime birlikte girebilir. Eleştirilecek ne var? Demokratik yarış değil mi ? Bunda demokrasiye, hukuka aykırılık nerede?

Olay, güçlü adaya oy verme işbirliğinden ibaret olsa haklısınız. Ancak mesele göründüğü gibi değil. Stratejik aklın idare ettiği, plan ve projelerin yapıldığı AİM gizli.  Bu gizli merkez, hedefe varmak için gayrı meşru her yolu mubah görüyor. Üst açı grubundan yapılan atışlarda röntgencilik var, kasetçilik var, şantaj var, iftira var, yalanlar var. Özgürlük anlayışları başkalarının mahremine girmeyi meşru görüyor. Sosyal medyada her gün yeni bir ses kaydı haberi çıkıyor.

Koalisyonun bilinen medya organlarında, bulanık propagandaya şöyle başlanıyor: “İnternete düşen yeni ses kaydında…” Nereden düşüyor bu ses kaydı ? Gökten yağmur yerine ses kasetleri mi yağıyor Allah aşkına. Bu sinsi ve ahlaksız eylemlerin failleri yok mu? İnternete kaynağı belirsiz ses kayıtlarının düşeceğini, kaynağı belli kalemler nereden biliyor ?  Kaynağı belli kalemler, röntgencilik eylemlerine bizzat iştirak etmeseler bile şantaj kasetlerini, mahremiyeti ihlal eden ses kayıtlarını topluma taşırken, aynı kanalizasyonlardan geçtiklerinin farkında olmayabilirler mi?

Yazının devamı

Olağanüstü toplantı, olağan karar

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

TBMM haklarında yolsuzluk iddiaları bulunan dört bakanla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının suç duyurusu niteliğindeki yazısını görüşmek üzere dün olağanüstü toplandı.

Genel seçim havasında sürdürülen yerel seçimlere on gün kala yapılan olağanüstü toplantıdan olağan bir karar çıktı ve CHP’nin genel görüşme talebi reddedildi.

Neden olağan bir karar ? Gerekçelerimi açıklamadan, konunun kamuoyuna yansıtılmasında bir kavram kargaşası olduğunu belirtmek istiyorum. ‘Bakanlar hakkında hazırlanan fezleke’ söylemi hukuken doğru bir tanımlama değildir. Başbakan ve bakanlar hakkında, Cumhuriyet savcılarının soruşturma yapma yetkisi yoktur. Olmadığı için “fezleke” hazırlama yetkileri de bulunmamaktadır. Yürüttükleri bir soruşturma sırasında Başbakan ve bakanlar hakkında soruşturulması gereken bir suç iddia veya isnadına muttali olurlarsa, Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca hiçbir soruşturma işlemi yapmadan durumu Meclis Başkanlığına bildirmekle yükümlüdürler. Bu bildirme işlemine “fezleke” denilmesi doğru bir tanımlama değildir.

Meclis’e sunulan fezleke, savcıların bir suç ihbar veya şikayet üzerine milletvekilleri hakkında soruşturma yapabilmeleri için, yasama dokunulmazlığının kaldırılması talebini içeren usulüne uygun tanzim edilmiş bir talep yazısıdır. Fezlekede, isnat olunan suç, suç tarihi, ihbarcı veya şikayetçi, deliller özetlenir. Meclis Başkanlığı fezlekeyi gündeme getirdiği takdirde, içeriğiyle birlikte okunması ve milletvekillerinin bilgilendirilmesi yapılır. Sonucunda dokunulmazlığın kaldırılması oya sunulur. Milletvekilleriyle ilgili soruşturma komisyonu oluşturulması söz konusu değildir. Dokunulmazlıklarının kaldırılması halinde soruşturma işlemlerini yetkili Cumhuriyet savcısı yürütür.

Olağanüstü toplantı gündemi, dokunulmazlıklarının kaldırılması talebiyle milletvekilleri hakkında düzenlenmiş be bekletilmekte olan fezlekelerle ilgili olsaydı, muhalefet partilerinin iddia ettikleri gibi fezlekelerin okunması ve içeriklerinden bütün milletvekillerinin bilgi sahibi olmalarının sağlanması gerekirdi. Edindikleri bilgiye göre, dokunulmazlığın kaldırılması konusunu takdir eder oylarının rengini de belirlerlerdi.

Başbakan ve  bakanların durumu ise daha farklı olarak Anayasanın 100. Maddesi ve İçtüzükte ayrıca düzenlenmiş olduğundan haklarında fezleke ve içeriğinin okunması söz konusu olmaz. Anayasal şartları varsa 55 milletvekilinin talebi üzerine ‘Meclis soruşturması’ açılıp açılmayacağına TBMM genel kurulunda karar verilir.

Anayasa, TBMM İçtüzüğü ve yasal düzenlemeler bağlamında olağanüstü toplantıda, bakanlar hakkında meclis soruşturmasına konu olacak savcılık ihbar yazısı üzerine ‘genel görüşme’ yapılması mümkün değildir. Soruşturma kararı verildiğinde de, soruşturma komisyonu Cumhuriyet savcısının yasal yetkilerini kullanır. Ceza Muhakemesi Kanunu 157. Maddesinde düzenlenen “soruşturmanın gizliliği” ilkesini gözeterek soruşturmasını tamamlar. Sonunda Yüce Divan’a sevk yönünde kanaate sahip olursa düzenlediği rapor Meclis’te o zaman okunur ve oylanır.

Yazının devamı

“Hani Ergenekon sanıklarını kapsamayacaktı” diyenlere

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

Tutukluluk süresinin 5 yılı geçemeyeceğine dair yasal düzenleme tasarı aşamasında iken, Ergenekon sanıklarının bu yasadan yararlanamayacağını söyleyenlerdenim.

Adalet Bakanı, Bakanlık yetkilileri ve bazı hukukçularda aynı doğrultuda görüş açıkladılar. Sanıklar tahliye edilince, şimdi haklı olarak soruyorlar: Ergenekon sanıkları yararlanamaz demiştiniz, n’oldu da tahliye edildiler?

Bir önceki yazımda, tahliye sürecini yazdım. Anayasa Mahkemesinin Başbuğ hakkındaki ihlal kararını, mahkemenin 7 ay gibi uzun bir sürede karar gerekçesini yazmayarak AYM kararına gerekçe oluşturduğunu, bir sanık hakkında verilen tahliye kararının da diğerleri için emsal kabul edilerek tüm Ergenekon sanıklarının tahliye edildiğini…

“Tutukluluk süresinin 10 yıldan 5 yıla çekilmesi Ergenekon sanıklarını etkilemez” derken, hukuki dayanaktan yoksun olarak düşüncelerimizi ifade etmiş değiliz.

Bir defa Ergenekon sanıkları hukuki anlamda tutuklu değil, hükmen tutuklu.

Yargılamayı yapan ilk derece mahkemesi yani İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesi sanıklar hakkında mahkumiyet hükmünü verdiği tarihten itibaren tutuklu sanıkların hukuki statüsü “hükmen tutuklu” olmuştur. Bakınız, tutukluluğun hüküm verildikten sonra tutukluluk sayılmadığına dair görüş benim görüşüm değil. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu mahkumiyet kararı sonrası tutukluluğu, tutukluluk hali olarak kabul etmiyor.

Anayasa Mahkemesinin (İkinci Bölüm) 5 Aralık 2013 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 21.11.2013 tarih 2012/1303 Başvuru sayılı şu kararını birlikte okuyalım.

“Tutukluluk süresinin hesabında ilk derece mahkemesi önünde yargılama aşamasında geçen sürelerin dikkate alınması gerekir. Zira kişi yargılanmakta olduğu davada ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm edilmişse, bu kişinin hukuki durumu “bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu” olma kapsamından çıkmakta ve tutmanın nedeni ilk derece mahkemesince verilen hükme bağlı olarak tutma haline dönüşmektedir.”

“ Nitekim AİHM, mahkûmiyet kararı sonrası tutulma halini tutukluluk olarak nitelendirmemekte ve temyiz aşamasında geçen süreyi tutukluluk süresinin hesabında dikkate almamaktadır (Merak edenler için kaynak: Başvuru No: 2012/338, 2/7/2013 tarihli karar. AİHM kararları için bkz: Solmaz/Türkiye, Başvuru No: 27561/02, 16/1/2007,  23-24; Şahap Doğan/Türkiye, Başvuru No: 29361/07, 27/5/2010,  26).

Yazının devamı

Ergenekon sanıkları neden tahliye edildi?

[on5yirmi5]

395763

Ergenekon davasında gelen tahliyelerin nedenini ve 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin hukukçuları şaşırtan açıklamalarını Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Av. Reşat Petek’e sorduk.

Engin Dinç’in röportajı

Ergenekon davasında tahliyeler art arda gelirken, bu tahliyeler kamuoyunda da büyük tartışma yarattı. Ergenekon’dan yargılanan isimlerin tahliye edilmesi, hem tahliyelerin nedeninin hem de tahliye kararı verilmesinin ardından 13. Ağır Ceza Mahkemesihakimlerinin açıklamalarının masaya yatırılmasına neden oldu. Şimdi pek çok insan içinErgenekon’da yargılanan isimlerin neden tahliye edildiğine dair soru cevaplanması gereken bir soru. Bir diğer soru ise kafaları karıştıran 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin tavrı. Bu soruları Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Av. Reşat Petek’e sorduk.

TAHLİYELER ÖZGÜRLÜK VE GÜVENLİK HAKKININ İHLAL EDİLMESİ NEDENİYLE YAPILDI

Bu Ergenekon tahliyeleri açıkçası zihinlerde kafa karışıklığı oluşturdu. Ergenekon’dan yargılanan isimler beraat etmiş gibi bir havayla cezaevinden çıktıkları için bu konudaki kafa karışıklığı artıyor. Ergenekoncular neden tahliye ediliyor? Bu kafa karışıklığı nereden kaynaklanıyor?

Şimdi şöyle ifade edeyim: Bir defa Ergenekon sanıkları hukuki anlamda tutuklu değil, hükmen tutuklu. Hükmen tutuklu olanlara 5 yıl değerlendirmesi yapılmaması gerekiyor. Çünkü artık hükmen tutuklu statüsünde bunlar. Peki buna rağmen nasıl oluyor da tahliyeler yapılıyor derseniz; burada asıl tahliyeleri başlatan süreç 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 7 aydır kararını yazmamasıdır. Çok açık seçik olarak şu belli: Bu mahkeme, hükmünü açıkladıktan 15 gün sonra karar yazma mecburiyetini biliyor. 5 Ağustos’ta hükmünü açıkladı ve Ergenekon sanıklarına ağır hapis cezaları verildi. Demek ki dosyadaki deliller bunu gerektiriyordu, böyle bir karar verdi ve kamuoyuna da böyle yansıdı. Ama mahkeme heyetinin vicdanının mahkumiyet yönünde oluştuğu, delillerin de bu şekilde sabit olduğu anlaşılması ve kararın açıklanmasına rağmen 7 aydır gerekçeli kararı yazmamasının hukuki sebebini veya mazeretini de kamuoyuna açıklamış değil.

Peki neden yazmıyor? Şimdi bu sorunun cevabı bulunamaz ve HSYK müfettişleri tarafından soruşturularak neden yazmadığı ortaya konulamazsa bu tahliyelerin neden bu şekilde arka arkaya geldiğinin sırrını da kimse çözemez. Burası önemli. Bakın, tutukluluğun, hüküm verildikten sonra tutukluluk sayılmadığına dair görüş sadece benim görüşüm değil. İnsan Hakları Mahkemesi, mahkumiyet kararı sonrası tutukluluğu, tutukluluk hali olarak kabul etmiyor. Yine Anayasa Mahkemesinin (İkinci Bölüm) 5 Aralık 2013 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 21.11.2013 tarih 2012/1303 Başvuru sayılı şu kararı görüşlerimi teyit etmektedir:

“Tutukluluk süresinin hesabında ilk derece mahkemesi önünde yargılama aşamasında geçen sürelerin dikkate alınması gerekir. Zira kişi yargılanmakta olduğu davada ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm edilmişse, bu kişinin hukuki durumu “bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu” oİma kapsamından çıkmakta ve tutmanın nedeni ilk derece mahkemesince verilen hükme bağlı olarak tutma haline dönüşmektedir. Nitekim AÎHM, mahkûmiyet kararı sonrası tutulma halini tutukluluk olarak nitelendirmemekte ve temyiz aşamasında geçen süreyi tutukluluk süresinin hesabında dikkate almamaktadır (B. No: 2012/338, 2/7/2013, § 41; Benzer yöndeki AÎHM kararları için bkz: Solmaz/Türkiye, B. No: 27561/02, 16/1/2007, §§ 23-24; Şahap Doğan/Türkiye, B. No: 29361/07, 27/5/2010, § 26). Aynı yaklaşım Yargıtay Ceza Genel Kurulunca da benimsenmiş ve 12 Nisan 2011 tarihli E. 2011/1-51, K. 2011/42 sayılı kararda, “hakkında mahkûmiyet hükmü kurulmakla sanığın atılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı mahkûmiyet hükmü olmaktadır.” gerekçesiyle, temyizde geçen sürenin tutukluluk süresine dâhil edilmeyeceğine hükmedilmiştir. Bu bakımdan temyiz aşamasında geçen süreler tutukluluk süresinin değerlendirmesinde göz önünde bulundurulamaz. Ancak bozma kararı sonrasında bireyin durumu tekrar suç isnadına bağlı tutmaya dönüşeceğinden ilk derece mahkemesi önünde geçen süre değerlendirmede dikkate alınacaktır.”

Yazının devamı