İşgalci, terörist, katil İsrail

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

İsrail Gazze’ye kara harekatı başlattı deniliyor. Bu doğru değil.

Ortada bir savaş yok ki, hava ve deniz harekatından sonra kara harekatı başlamış olsun.

İsrail işgali var, terörü var, katliamı var.
Kara harekatı deyimi, uluslararası camiada İsrail’in tezlerini haklı ve sempatik gösterebilecek bir söylem.
İsrail ne diyor ? “Hamas bir terör örgütü, İsrail’e saldırıyor. İsrail’in kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlama hakkı var. Hamas’ın roketli saldırılarına karşı, vatandaşlarımızın güvenliğimizi sağlamak için havadan ve denizden Gazze’yi bombalıyoruz”
Bombalamadan önce sivil kaybı önlemek için, ‘evlerinizi boşaltın’ diye uyarıyorlarmış.
Sanki insanları evlerinden yurtlarından çıkarmak haklarıymış gibi, propagandaları bu.
Ama güneş balçıkla sıvanmıyor. Mızrak çuvala sığmıyor.
Kumsalda oynayan çocukların üzerlerine bomba yağdırıp paramparça ettiler.
Üzerinde “GAZETECİ” yazan Filistin’li kameraman Halid Hamad’ı öldürdüler.
Yaralıların tedavi edilmeye çalışıldığı hastaneyi bombaladılar.
Gazze’nin elektriğini kestiler, suyunu kestiler. Yiyecek, içecek, ilaç alma yollarını kapattılar.
Yağmur gibi bomba yağdırıyorlar Filistin’in üstüne.
Şimdi de neymiş, kara harekatına başlamış.
Tekrar söyleyelim. Kara harekatı bir savaş deyimi. Savaşın da bir kuralı var.
İsrail’in yaptığı ise havadan, denizden yaptığı vahşi saldırılarla katlettiği Filistinlileri yerinde görmek, cinayetlerine yenilerini eklemek.

Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya yetkilileri İsrail vahşetinin arkasında olduklarını açıkladılar.
Terör saldırılarına karşı savunma hakkını destekliyorlarmış.
Peki İsrail’in Filistin topraklarını işgali ? Cevap yok.
Filistin’in kendi bağımsız devletini kurma hakkı ? Cevap yok.
Filistinlilerin yaşam hakkına saygı ? Cevap yok.
Filistin’in kendi vatandaşlarının güvenliğini koruma hakkı? Cevap yok.
Uluslararası hukuk, BM kararlarının katil İsrail tarafından yıllardır uygulanmaması?
İsrail’in bizi kimse durduramaz diyerek dünyaya meydan okuyup vahşetine devam etmesi? Cevap yok.

Tabii ki hepsinin cevabı var. Zulmü alkışlayanlar ancak zalimlerdir. Katliamları, parçalanmış bedenleri, babasının kucağında son nefesini veren bebeleri, görmeyip, göstermeyip, siren seslerinden korkan İsraillileri ekranlara taşıyanlar ve katliamlara meşruiyet kılıfı arayanlar akıttıkları kanlarda boğulacaktır inşallah.

İslam dünyasının sessizliği deyip tüm Müslüman halklara haksızlık etmeyelim. Ama kukla yöneticilerinin sessizliği batının destek açıklamalarından daha acı. İnsan olma ortak paydasından öte, Müslüman kardeşinin çığlığını duymamak, kardeşinin ayağına diken batsa acısını hissetmekle mükellef olanların, parçalanıp lime lime edilen kardeşlerini görmemeleri, kabul edilebilir değil.

Gazze’de yüreğimizi yakan İsrail vahşetinin muhatabının sadece Müslüman olmaları değil. İnsan olmaları, mazlum olmaları, yurtlarından evlerinden çıkarılmaları, abluka altına alınıp aç, biilaç bırakılmaları. Kumsalda oynarken  bedenleri parçalanan çocuklar masumdular bütün çocuklar gibi. Ama katil İsrail askerleri göre göre, bile bile, taammüden, tasarlayarak o yavruları katlettiler. Hitler’in atalarına yaptıklarından daha beterini Filistin’in masumlarına yapıyorlar. Bilmeliler ki, Hitler zulüm ile abat olamadığı gibi Siyonist İsrail de zulüm ile abat olamayacaktır.

Reşat Petek
petekresat@gmail.com
www.resatpetek.net
@ResatPetek

İsrail katliamında “Türkiye taraf tutmamalı” öyle mi?

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

İsrail saldırıları devam ediyor. Bir savaş değil, İsrail’in vahşeti var, katliamı var.

Sadece altı saat süren ateşkes İsrail füzeleriyle delindi. Gazze yanıyor. Filistinli kan ağlıyor.

Son haberlere göre şehid sayısı 202, yaralı sayısı 1520.

İsrail bebeleri bile katlediyor. Filistin tarafından atılan roketler saldırının bahanesi. Roketler havada infilak ettirilerek tesirsiz hale getiriliyor. “Demir kubbe” korunma sisteminin tatbikatını yapıyor aynı zamanda İsrail. Hedefini bulmayacak roketleri, düşürmenin maliyeti yüksek diye düşürmeye gerek görmüyormuş.

ABD’den yapılan açıklamalar, İsrail’in saldırısı kadar acımasız. Katliama sonuna kadar destek olacağını açıklıyor Beyazsaray yetkilileri. Amerika, BM, AB,  sessiz kalmakla zulme ortak oluyorlar. İsrail zaten BM kararlarını yıllardır takmıyor. Karar alınması bile anlamsız hale gelmiş. Yaptırımı olmayan kararlar, uluslararası hukuk söylemlerini de anlamsız kılıyor.

Yönetenler  bu vahşi saldırıyı seyrediyor, sesleri çıkmıyor. Bir kınama bile duyamıyorsunuz. Ama devletlerin ve yönetenlerin sessizliğine inat, başta ülkemizde olmak üzere mazlum Gazze halkının acısını yüreklerinde hisseden, insanlık onurunu yitirmemiş halklar vahşi saldırıyı protesto için tek yürek olmuşlar.

İsrail’in Gazze’ye saldırılarını “soykırım” olarak niteleyen Soykırım Karşıtı Yahudiler” grubu üyesi İsrailliler de ülkelerinin saldırılarının durdurulmasını istiyor.

Soykırım karşıtları adına açıklama yapan Miko Peled; “İsrail, Amerika’dan milyarlarca dolar yardım alıyor ve tüm Batılı güçler, İsrail’in işlediği suçları güçlü bir şekilde destekliyor. İsrail’e yaptırımda bulunulacağı yerde, sürekli olarak Gazzelilere karşı işlediği suçlardan dolayı ne kadar haklı olduğu anlatılıyor. Eğer doğru işleyen bir dünya sistemi olsaydı, İsrail’e karşı boykot ve yaptırım uygulandığına şahit olurduk” diyor.

Filistinli kadınları da öldürmeli diyen İsrail milletvekiline ne demeli. İsrailli kadın milletvekili Ayelet Shaked, Gazze’ye düzenlenen saldırılara destek vererek, “hepsi bizim düşmanımız ve onların kanı bizim elimizde olmalı. Bu öldürülen teröristlerin anneleri içinde geçerli. Annelerin oğullarının peşinden gitmeleri adil olur. Ölmeliler ve evleri yıkılmalı ki bir daha terörist yetiştiremesinler” diyor.

Bu yaklaşım, bu tavır, bu zihniyet gerçekten korkunç. Bunu bir insan söyleyemez demek geliyor içinizden ama maalesef ete kemiğe bürünmüş bir dişi canavar  çıkıyor karşınıza.

Yüreğinizi soğutacak gür bir seda arıyorsunuz.

Zulme rıza göstermek  zulme ortak olmaktır, haksızlık karşısında susmanın bizim kültür ve medeniyet anlayışımızda yeri yoktur diyerek gür bir seda ile İsrail katliamına karşı çıkan, yönetenler içinden tek lider ise Recep Tayyip Erdoğan. Allah kendisinden razı olsun. Halkının ve haklıların sesi, soluğu. Gerçekleri zalimlerin yüzlerine haykırmaya devam ediyor.

Yazının devamı

Zaman gazetesi ne zaman karalama kampanyasına başlar?

[24Haber]

Elif Çakır’ın sunduğu Söz Bitmeden programına Yeni Şafak Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kahraman ve emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek konuk oldu. Kahraman ve Petek gündeme dair sıcak gelişmeleri değerlendirdi.

TELEKULAK İDDİASI
Elif Çakır: 14 Nisan 2014’te siz bir haber yaptınız “mahkeme oyunu bozdu” diye bu haber Adana’da dinleme yapan 6 polisin tutuklanma kararının bulunmasına rağmen paralele hakime denk getirilip serbest kalmasını sağlayacak bir kulis bilgisini siz deşifre ettiniz. Sonrasında ise süreç bambaşka boyutlara geldi. Nedir bu haber?
Mustafa Kahraman: Siz haberi özetlediniz aslında, bu meşhur telekulak dinleme olaylarıyla ilgili haber yaptık. Daha doğrusu bu dinlemelerden dolayı soruşturma geçiren ve tutuklanma talebi ile mahkemeye gönderilen 6 polisten bir tanesi tutukluluk kararı çıktığı halde itiraz üzerine hemen itirazı kabul edilerek çıkartılıyor. Bu durumu fark eden ilk kararı veren hâkim diğer 5 polisi aynı yöntemle çıkartılmasın diye Pazar günü nöbetçi olan, TIR skandalına imza atmış olan Aziz Takçı’nın eşi olan hâkim hanıma Pazar günü onun nöbetine çıkması muhtemel olan bu polislerin başka bir mahkemeye gitmesini sağlayacak şekilde bir işlem yapıyor. Biz de bunun üzerine diyoruz ki ”Mahkeme oyunu bozdu.” Şöyle demiyoruz gerçekten o hâkim hanıma bunlar çıkmış olsaydı, bunlar salıverilecekti, verilmeyecekti gibi bir şey demiyoruz.  Ama nöbet sistemine baktığımız zaman ona rast geliyor. Dolayısıyla önceki örnekten de yola çıkıldığında böyle bir şüphe var. Bununla ilgili de adliye içerisinde bizim muhabirimizin edindiği bilgiler var. Gazeteci kaynağını açıklamak zorunda değil, biz bu kulis bilgileri habere dönüştürdük.
Elif Çakır: Haberde suç unsuru teşkil edecek bir şey var mı?
Mustafa Kahraman: Hayır! Biz sadece bu kadar söyledik. Dedik ki; bu hâkime hanıma gidecekti bu ama başka bir hâkim bunu bozdu. Bizim haberimiz bundan ibaret. Bu hâkime hanımın bizi şikayet etmesiyle ilgili tek unsur bunda ibaret, bakla bir şey yok, bu hâkime hanım bunları serbest bırakacaktı falan filan demedik.
Elif Çakır: Medya tarihine bir ilk olarak geçecek hukuki bir süreç başladı
Mustafa Kahraman: Yüzlerce haberimize dava açılıyor, şikâyet ediliyor, gidiyoruz hesabını veriyoruz. Burada da normal hâkime Hanım Selma Rahşan Takçı “Aziz Takçı’nın eşi” bizi Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyet ediyor. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı bu haber basınla ilgili olduğu için basın savcılığına gönderiyor. Basın savcılığı bunu tevzi ediyor. Fakat şikâyette Yeni Şafak Gazetesi internet sitesi diye başladığı için internet sitesini gazeteden ayrı tutarak internet sitesi olduğu için basın savcılığı bunu bilişim ve siber suçlar savcısına gönderiyor. Siber suçlar bu benim konum demiyor.
TWEETLERLE SOSYAL MEDYADA KARALAMA KAMPANYASI BAŞLATIYORLAR 
 Elif Çakır: Reşat Bey öncelikle şunu sormak istiyorum; iki farklı Reşat Petek olduğunu söylüyor Gülen medyası, ben şuan hangi Reşat Petek’le konuşacağım bunu söyleyin. Öncesi nasıldı, 17 Aralık öncesi sonrası nasıl oldu? Benim karşımda şu anda hangi kimliğinizle oturuyorsunuz?
 Reşat Petek: 17 Aralık öncesi-sonrası nasıl değişmeyen Reşat Petek’le karşı karşıyasınız onu söyleyeyim. Kendi istediği istikamette gazeteye, televizyona beyanat vermiyorsanız, o doğrultuda konuşmuyorsanız, görüş bildirmiyorsanız o zaman hemen suçlu oluyorsunuz, karalama kampanyası başlıyor. Zaman gazetesi ve onun adeta yönetici konumunda olan bazı yazarların sevki idaresinde atılan tweetlerle sosyal medyada ciddi bir karalama kampanyası başlatıyorlar. Zaman gazetesi çamur atma politikası uyguluyor.
BU CÜMLELER BİTMEK ÜZERE OLAN KİŞİLERİN TELAFFUZUDUR
 Elif Çakır: Kendinizi bitirdiğinizi düşünüyor musunuz? Diyorlar ki “bir skandalı savunmak pahasına kendisini bitiriyor”
 Reşat Petek: Bu cümleler bitmek üzere olan kişilerin telaffuz ettiği kavramlardır. Tükenen kendisini savunamayan, yaptıklarının mahcubiyetini yanlışlarını da söyleyip erdemli bir davranış gösteremeyenler muhatapları bu şekilde aralama suçlama yolunu tercih ederler.

Paralelde Dink paniği

[StarGazete]

Paralel yapıyı soruşturan savcının Dink suikastinin de araştırılmasını istemesi büyük paniğe neden oldu. Zaman gazetesi kendilerine “kumpas” kurulduğunu öne sürdü. Paralel polis şefi Ramazan Akyürek’in Dink suikastinin kilit ismi olduğu iddia edilmişti.

080720140045503302412_2

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın paralel hakkında yürüttüğü soruşturmada gazeteci Hrant Dink cinayetinin de mercek altına alınması talimatı bu grupta paniğe neden oldu. Dink suikastinin yaşandığı dönemde Emniyet İstihbarat’ın başında olan ve paralel yapıya yakın olduğu öne sürülen polis şefi Ramazan Akyürek’in cinayeti aydınlatacak bazı emareler ile log kayıtların silinmesi talimatı verdiği gündeme gelmişti.

Yollar paralele çıkıyor

Davanın sanığı polis eski muhbiri Erhan Tuncel de cinayetin perde arkasına ulaşılmasında en önemli adımlardan birinin Akyürek ve ekibi olduğunu işaret etmişti. Yine emniyet eski müdürü Hanefi Avcı da “Cemaat, Dink, Danıştay, Malatya cinayetleri gibi olayları kendi lehine kullandı” demişti.

17 ve 25 Aralık yargı darbesi girişimine kalkışan ve yasadışı soruşturmalar, sahte delil üretmek, orduya kumpas kurmak, devletin üst düzey kademesini yasadışı dinlemek, emniyet içinde yuvalanıp birçok kişi hakkında yasadışı dinlemeler yapmak gibi hukuk dışı eylemlerin icracısı olduğu öne sürülen paralel örgütlenme hakkındaki iddiaların mercek altına alınması bu yapıyı “gerdi”. Paralel yapının yayın organlarından Zaman gazetesi, Ankara Savcısı Serdar Coşkun’un talimatı doğrultusunda  30 ilin Emniyet Müdürlüğü’ne gönderilen yazıyı manşetine çarpıtarak “Masum insanları silahlı örgüt üyesi yapın emri” başlığıyla taşıdı. “Hizmete kumpas” kurulduğunu öne süren gazetenin Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu, Üzeyir Garih cinayetlerinin yeniden soruşturulmasından duyduğu “rahatsızlık” da dikkati çekti. Bu panik havası Dink cinayetinin kilit isimlerinden olduğu ısrarla öne sürülen dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in paralel yapıya yakınlığıyla ilgili olduğu belirtildi.

ZAMAN’IN ÖN ALMA TAKTİĞİ

Ankara Başsavcılığı’nın ‘paralel örgüt’ü deşifre etmeye yönelik hukuki süreci başlatması ‘çözülme’ telaşını da beraberinde getirdi. Örgütün özellikle kamu yapılanması ve finans kaynaklarının ortaya çıkarılması endişesiyle, savcıları suçlayan ‘ön alma manşetleri’ üretilmeye başlandı. Adliye kaynaklarından alınan bilgiye göre paralel yapı hıkkındaki süreç rutin bir işlem. Milli Güvenlik Kurulu’nda varlığı tespit edilen, Casusluk ve böcek soruşturmalarında da adı geçen ‘paralel örgüt’ün varlığı yeni tespit edildiği için Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu, resmi bir yazıyla bu örgüt hakkında bilgi istedi. Varlığı yeni tespit edilen her örgüt için uygulanan işlem, paralel örgüt için de uygulandı.

Rutin uygulamaya göre, başsavcılıklar yeni tespit edilen örgütler hakkında istihbarat ve emniyet birimlerinden bilgi istiyor; örgütün lideri, üye sayısı, örgütlenme tipi, hiyerarşik yapısı, şüpheli adli olaylarla bağlantılarının araştırılmasını talep ediyor.  Bu yapılmadığı takdirde  eksik soruşturma yapmış oluyor. Bunlar tamamen hukukun içinde olan, yargısal süreçler. Aksi halde yapılan bu işlem ‘resmi yazı’ ile yapılmazdı.

Her örgüt için aynı işlem

Kaynaklar, bu işlem yapılmadan örgütün boyutu, etkinliği, kapasitesi, ekonomik gücü ve şiddet potansiyelinin değerlendirilemeyeceğine işaret ettiler. Kaynaklar, devletin, MGK kararıyla ‘tehdit’ olarak algıladığı örgütlenmeyi ‘hukuk kurumlarını harekete geçirerek’ deşifre etmesinin doğal olduğunu vurgularken, buna tepki gösterilmesinin ise manidar olduğunu belirtiyorlar. Öte yandan; bu yazının henüz hazırlanmadan ve il Emniyet Müdürlüklerine gönderilmeden önce eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in eline nasıl geçtiği de araştırılıyor. Şahin’in, 20 Haziran’da verdiği soru önergesinde, sözkonusu çalışmaların yapılması talimatının verilip verilmediği soruluyordu. Savcılık ise yazıyı 9 Haziran’da Emniyet’e göndermişti. Emniyet ise yazıyı 25 Haziran’da hazırlamış, 27 Haziran’da il emniyet müdürlüklerine dağıtmıştı. Şahin’in, İçişleri Bakanı’na soru olarak sorduğu bu bilgileri nereden aldığı, kimlerin hangi kaynaktan servis ettiği ise bilinmiyor.

Ramazan Akyürek sorgulanamadı

Yedi yıldır devam eden  Hrant Dink soruşturmasına şimdi İstanbul savcısı Hasan Yılmaz bakıyor. Yılmaz, geçtiğimiz günlerde Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Sabri Uzun’un da aralarında yer aldığı pek çok kişinin ifadesine başvurdu. Dink soruşturmasını ilk olarak paralel yapıya yakın savcı Fikret Seçen ve bir başka savcı Selim Berna Altay yürütmüştü. Soruşturma daha sonra 25 Aralık yargı darbesinin baş aktörü savcı Muammer Akkaş’a aktarılmıştı. Akkaş’ın “usulsüz soruşturma yürüttüğü”nün tespit edilmesinin ardından dosya savcı Murat İnam’a verilmişti. Özel yetkilerin kaldırılması sonrası dosya İnam’dan da alınmıştı. Emniyette 2009 yılında kullanıcı işlemleri kayıtlarını usulsüz sildiği ve sızdırdığı gerekçesiyle açığa alınan Ramazan Akyürek hakkında hiçbir işlem yapılmaması da dikkat çekmişti.

Savcı 3 yıl bekletti

Yazının devamı

AYM: Başörtülü avukat haklı, yasakçı hakim haksız

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

Hukuk dışı yasakçı uygulamaların binlerce mağduru oldu.

Özellikle hanımlar için başörtülü olmak tek başına mağduriyet sebebiydi.

Başörtülü öğrenciler üniversitelerine alınmıyordu. Eğitim özgürlükleri ihlal ediliyor, okumak için geldikleri metropollerden gözü yaşlı olarak köylerine kentlerine geri dönüyorlardı.

Başörtüsü ile görevlerini yapmak isteyen binlerce memur disiplin soruşturması geçiriyor, kimileri memuriyetten ihraç edilirken, kimileri geçim derdi,  çoluk çocuğun tahsili ekmek kavgası deyip peruk takarak görevini sürdürme mücadelesi veriyordu.

Rahmetli Turgut Özal döneminde üniversitelerde kılık kıyafetin serbest olduğuna dair yasa çıkarılmasına rağmen – yasa hala yürürlükte- keyfi yasaklar zorbalıkla uygulanmaya devam ediyordu.

Özgürlük getiren yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine yapılan başvuruyu AYM reddetmişti ama karar gerekçesinde yer alan cümlelerden hareketle keyfi yasak devam ettirildi.

Yasakçılar utanmadan sıkılmadan, bildikleri temel hukuk ilkelerini bilmezden gelerek, ‘yüksek mahkemenin  yasak kararı var uygulamaya mecburuz’ yalanlarının arkasına sığındılar. Eşitlik ilkesinin, din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiğini görmezden geldiler.

Bu keyfi uygulamalar zulme dönüştü.

Olayın mağdur ve mazlumlarının başvurdukları kapılar birer birer yüzlerine kapanıyordu. Haklarını teslim edenler yok değildi. Bazı idare mahkemeleri bu hukuksuz uygulamalara yürütmeyi durdurma kararlarıyla dur demişti. Ama 28 Şubat döneminin brifingli yüksek yargısı ve HSYK’sı o hakimler hakkında soruşturmalar açtı, görevlerinden aldı. Eğitim özgürlüğünün engellenemeyeceğine dair Anayasa  kuralını uygulayan ve sorumlular hakkında dava açan bu satırların yazarı da Cumhuriyet Başsavcılığı görevinden alınmış tenzili rütbe ile cezalandırılmıştı.

Yasakçılara göre, bırakın hukukun üstünlüğünü savunmak Anayasayı, kanunları uygulamak bile suçtu. Bu manada ben de suçluydum onlara göre.

Suçlarımdan (!) biri de, ‘avukatların başörtülü olarak dava ve duruşmalara girmeleri ve avukatlık görevlerini ifa etmelerinde, Anayasa, kanunlar ve ilgili mevzuata aykırılık olmadığından buna göre işlem yapılmasına’ dair bağlı adliyelere ve barolara yazı yazmam olmuştu.

Şimdi acı bir hikaye gibi anlattıklarımızı, ilerde çocuklarımız ‘ne gereksiz yasaklarla uğraşılmış, insan hak ve özgürlükleri yönünden ne kadar geri kalmışız’ diyerek ve belki de gülerek hatırlayacaklar dediğimi çok iyi hatırlıyorum. ‘Haklıysanız mutlaka üstünsünüz, ümitsiz olmayınız’ ilkelerine inandığım için, yalnız kalsam da mazlumların dualarını işiten var diyerek ümitsizliğe kapılmamıştım.

2002 yılından bu yana seçilmiş iktidarın çabalarına, yasa koyucunun iradesine rağmen, vesayet organları hukuk dışı yasaklarını sürdürdüler. Eşi başörtülü Sayın Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçtirilmemesi için asker-yüksek yargı dayatması, Ak Parti’nin kapatılmak istenmesi aynı yasakçı zihniyetin taarruzlarıydı.

Kabul etmek gerekir ki Ak Parti baskılara boyun eğmedi. Milletin iradesine sahip çıktı. Meclisteki yasak dahil yasaklar birer birer kaldırıldı.

Çoğunluğun iradesi ve yasalara rağmen yasakçı uygulamalar az da olsa yakın zamana kadar devam etti.

Hatırlayacaksınız. Başörtülü avukatlardan Tuğba Arslan’a, Ankara 11.Aile Mahkemesi hakimi Mustafa Karadağ, başörtülü olduğu için duruşmaya alamayacağını söylemişti.

Yazının devamı

10 Ağustos Demokrasi Bayramı olacak

[Haber7]

bg_resat_petek_h1481

‘Şer bildiğiniz şeylerde hayır vardır’ sık kullandığımız bir deyim.

Sabih Kanadoğlu’nun  367 safsatası, arkasından Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçiminin ilk turunun  AYM’nin ucube 367 kararıyla iptal edilmesi toplumun büyük kesimini öfkelendiren şer bir olay olarak görülmüştü.

Göz göre göre Anayasa ve İçtüzük hükümlerinin ihlali kabul edilemez bir durumdu. Bu defa hukuku ayaklar altına alan  yargı organıydı.

Ak Parti iktidarı yargı vesayetini kabul etmedi. Hodri meydan dedi. Erken seçim sonucu Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olurken, bundan böyle Cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesine dair Anayasa değişikliğine milletimiz onay verdi ve bugünlere geldik.

Şer zannettiğimiz gelişmelerden nasıl hayırlı bir sonuç çıktığını şimdi daha iyi anlıyoruz. 10 Ağustos tarihi bir dönüm noktası olacak. Tarihimizde ilk defa Cumhur başkanını halkımız doğrudan seçecek. Söz milletin. Mühür millette.

Bu tarihi seçimin sonucunu milletin kararı belirleyecek.

Adayların tehdit edildiği, Meclis’in kuşatıldığı, milletvekillerinin baskı altına alındığı dönemler geride kaldı çok şükür.

10 Ağustos, doğrudan demokrasinin ilk uygulaması ile halkın onayladığı liderin Cumhurbaşkanı olduğu tarihi bir gün olacak. 23 Nisan gibi, 29 Ekim gibi,  30 Ağustos gibi.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir düsturunun gerçek anlamda hayata geçtiği, vesayetin son bulduğu tarih olacak 10 Ağustos.

Halkımız 1994 yılında İstanbul’a Şehr-i  Emin  olarak görevlendirdiği, emanetine sahip çıkınca Başbakanlık görevine terfi ettirdiği ve 12 yıldır her girdiği seçimden zaferle çıkmasını sağladığı Başbakanını şimdi Cumhurbaşkanı yapmak üzere seferber olmuş durumda.

Ak Parti’nin görkemli bir törenle adaylığını ilan ettiği Recep Tayyip Erdoğan elbette herkesten çok Cumhurbaşkanlığı makamına layık, o makamı hakketmiş siyasetin içinden gelen bir lider. Kamuoyu yoklamalarına göre  ilk turda seçilme şansı olan bir aday.  Buna rağmen Erdoğan, darbe dönemleri siyasetçilerinin yaptığı gibi ‘Cumhurbaşkanı seçildiğim zaman’ demedi, ‘milletim takdir eder bu görevi tevdi ederse’ diyerek, halkın iradesine verdiği önemi duyduğu saygıyı adaylığının açıklandığı ilk konuşmasında ifade etti. Bir kez daha söz, yetki ve mühür milletimizdedir diyerek, kendisine diktatör diyenlere demokrasi dersi verdi. Kendisine oy veren vermeyen herkesi kucaklayan bir Cumhurbaşkanı olacağı sözünü verdi.

Muhalefet cephesinin “siyasete bulaşmamış” çatı aday açıklamasına karşın, tam da çekirdekten siyasetin içinden gelen, halkına hesap vere vere yükselen Genel Başkanını aday göstermekle Ak Parti demokrasiye inancını, halkına güvenini bir kez daha ispatlamış oluyor.

CHP-MHP ittifakının “siyasete bulaşmamış” vasfıyla adaylarını tanıtmaları, demokrasiye güvenle bakmadıklarını, siyaseti sorunların çözüm mekanizması olarak görmediklerini gösteren olumsuz bir yaklaşım olarak zihinlere kazındı bile. Siyasete bulaşılmaması gerekiyorsa neden siyaset yapıyorsunuz diye sormazlar mı?

Cumhurbaşkanlığı seçimi, seçim sonucu fiili olarak yarı başkanlık sistemine geçilmesi konusunda söylenecek ve tartışılacak çok şey olabilir. Ama bugün için üzerinde durulması gereken en önemli husus, Cumhurbaşkanını halkın doğrudan seçiyor olmasıdır. Demokrasiyi hazmedemeyenlerin vesayet sisteminin son kalesi olarak gördükleri Cumhurbaşkanlığı makamına halkın mührü vurulacak, vesayet son bulacaktır.

10 Ağustos demokrasi bayramıdır. Şimdiden hayırlı olsun.

Reşat Petek

petekresat@gmail.com
www.resatpetek.net

 

 

 

28 Şubat duruşmasında neler oluyor

[Odatv.com]

28-subat-davasinda-neler-oluyor-2706141200_m

28 Şubat Davası’nın 66. duruşması bugün Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.

Duruşmaya Emekli Orgeneral Çevik Bir ve Emekli Tümgeneral Erol Özkasnak’ın aralarında bulunduğu 68 sanık katıldı.

Yoklama öncesinde duruşma düzeni hakkında uyarılarda bulunan Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı “Amacımız adil bir yargı ile adaletin tecellisini sağlamak” dedi.

Duruşmaya eski Ege Ordu Komutanı Emekli Orgeneral Hurşit Tolon da katıldı. Hurşit Tolon, 10 Haziran’da Zirve Yayınevi Davası’na bakan Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı üzerine tahliye olmuştu.

Duruşmaya AİHM’e Türkiye aleyhine türban davası açan ve davası reddedilen Leyla Şahin de müşteki olarak katıldı. Sedat Arıtürk ile Doğan Temel’in rahatsızlığı nedeniyle duruşmaya katılmadılar.

 

MAHKEME BAŞKANI’NDAN SERT UYARI

Mağdur müşteki ifadelerinin alınmasına başlandı. İlk ifadede tartışma çıktı ilk ifadeyi mağdur müşteki sıfatıyla avukat Reşat Petek verdi. Üzerinde cübbeyle konuşmaya başlayınca sanık avukatları, “Eğer mağdur müşteki olarak ifade veriyorsa cübbesini çıkarsın” dedi. Petek, cübbesini çıkardı. Petek’in ifadesinde 28 Şubat için “darbe” ifadesini kullanması da tartışmaya yol açtı. Bazı sanıklar ve avukatlar “darbe iddiası demesi gerekir”şeklinde tepki gösterince Mahkeme Başkanı şu sert uyarıyı yaptı:

“İfadelere hiç kimse müdahale etmesin. 32 yıllık mesleki hayatımda kimseyi salondan atmadım, ama atarım”.

Reşat Petek; Müşteki Avukat Reşat Petek, 1996 ile 1999 yılları arasında Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı olduğunu, Batı Çalışma Grubu’nun (BÇG) talimatları ile doğrudan doğruya mağdur edildiğini ve zarar gördüğünü savundu.

 

ÇARKIFELEK TELEFONLARI VE 28 ŞUBAT

Mağdur müşteki Reşat Petek, 28 Şubat döneminde yaşadıklarını anlatırken şu ilginç örneği verdi:

“Dönemin Yozgat İl Jandarma Komutanı ve Bölge Komutanı cezaevindeki TİT(Türk İntikam Tugayı) mensuplarına ayrıcalık yapmamı istedi. Ben bunu reddedince o zaman bir TV’de yayınlanan Çarkıfelek programının telefonları benim evime yönlendirildi. Yozgat nere İstanbul nere? PTT müdürünü aradım ‘Bilmiyorum, bana sormayın’ dedi. Bundan sonra İstanbul’a atandım.”

28 Şubat’ın demokrasi ve hukuk devletine darbe olduğunu belirten Petek, “Hayatım değişti, mağdur, mazlum oldum. Daha emekliliğime 5 yıl vardı. Emekli olmak zorunda kaldım; soruşturmalar geçirdim, ölümle tehdit edildim, korumam alındı, toplum içinde korumasız dolaşmak zorunda kaldım. 28 Şubat 1997 tarihli toplantı da buradaki 103 sanıktan ibaret değil. 94’lerde başlayıp 2002’ye kadar devam etti. Demirel başta olmak üzere medya, sivil ayakları da var. Hepsinin birlikte yargılanmasını talep ediyorum” dedi.

Reşat Petek’in bu sözleri üzerine ayağa fırlayan bir sanık “Suç duyurusunda bulunuyorum, yalan söylüyor. Ben de Yozgatlıyım. Ölen insanların arkasından konuşuyor” şeklinde tepki gösterdi.

Mahkeme Başkanı “Oturun. Söz vermeden konuşmayın” deyince “Bu sanık yalan söylüyor” diyerek salondan çıktı. Reşat Petek, o sanığın ismi ve sözlerinin tutanağa geçirilmesini istedi. Başkan “Kimdi o sanık?” diye sordu. Diğer sanıklar cevap vermeyince Petek, “İsmini söyleme yüreği de yok” dedi.

Müşteki mağdur avukatlarından birisi “O kişi Celalettin Bocanlı’ydı” deyince tutanağa onun ismi kaydedildi.

Petek’in ifadesinin ardından sanık avukatları soru yöneltmeye başladı. Avukat Müşteba Aydın, gündeme getirdiği iddialarla ilgili herhangi bir kişi hakkında suç duyurusunda bulunup bulunmadığını sorup, “Çarkıfelek telefonlarını bağlayanların bulunması için işlem yaptınız mı?” dedi.

Reşat Petek o dönemde bunu yapma imkanı olmadığını söylemekle yetindi. Avukat Müşteba Aydın, şu soruyu da yöneltti:

“Siz de hukukçusunuz ceza hukukunun temeli fiil ve faildir. Burada yargılananlar size doğrudan hangi zararı vermiştir?”

Petek; bu soruya da “Tüm sanıkların darbesinden dolayı doğrudan zarar gördüm cevabını” verdi.

 

EŞİNİN BAŞÖRTÜLÜ OLMASI NEDENİYLE BASKI GÖRDÜĞÜNÜ SÖYLEDİ

Yazının devamı

28 Şubat Davası

[Haberler.com]

28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren devirmeye, düşürmeye iştirak” suçundan yargılandığı davanın 66. duruşması başladı Müşteki Reşat Petek: “Batı Çalışma Grubu’nun talimatlarıyla doğrudan mağdur edildim, zarar gördüm. Batı Çalışma Grubu’nun hedefi haline geldim. Arkasından baskılar devam etti.

28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren devirmeye, düşürmeye iştirak” suçundan yargılandığı davanın duruşmasına devam edildi.

Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kapatılması sonrasında Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesine devredilen davada, bu mahkemedeki ilk duruşmaya tutuksuz sanıklar, avukatları ile müştekiler ve avukatları katıldı.

Duruşmayı, Zirve Yayınevi davasında tutuklu yargılanırken tahliye edilen emekli orgeneral Hurşit Tolon ile Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) üyesi bir grup kadın izledi.

Duruşmada, sanık, müşteki ve avukatlarının yoklamalarının alınmasının ardından ifadeleri alınmayan sanıkların duruşmaya gelmedikleri belirlendi.

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Fevzi Şıngır, ifadeleri alınmayan sanıklar Sedat Arıtürk ve Doğan Temel’in sağlık durumları nedeniyle mazeret bildirdiklerini, Eser Şahan ve Cevat Temel Özkaynak’ın ise yakalanmadığını belirtti.

İddianamede isimleri bulunan Eğitim-Bir Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, Ankara Özgür-Der adına Abdurrahman Çeliker ile 1998 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başörtüsü yasağı nedeniyle başvuran İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin de duruşmaya müşteki olarak katıldı.

Sesli ve görüntülü kaydedilen duruşmada, müştekilerin ifadeleri alındı.

Müşteki Avukat Reşat Petek, 28 Şubat döneminde Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaptığını, dönemin etkilerini genel ve özel çerçevede yaşadığını savundu.

Batı Çalışma Grubu’nun talimatlarıyla doğrudan mağdur edildiğini, zarar gördüğünü ileri süren Petek,  “28 Şubat darbesinin hakim, savcılar ve yüksek yargı organları üzerinde nasıl baskı oluşturduğunu anlatacağım” dedi.

Başsavcı olarak görev yaptığı sırada dönemin Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi seçilen Hüseyin Demirörs’ü ziyarete gittiğinde Demirörs’ün, artık eşi başörtülü olanları başsavcı yapmayacakların söylediğini iddia etti. Reşat Petek, Demirörs’ün kendi annesinin de başörtülü olduğunu ancak omuzlarını göstererek, “Öyle istiyorlar” dediğini aktardı.

Petek, merhum BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun 28 Şubat döneminde Yozgat’ta yaptığı bir konuşma nedeniyle hakkında soruşturma açılması istendiğini, kendisinin konuşmada bir suç unsuru bulmaması nedeniyle soruşturma açmadığını anlattı.

Bunun sonrasında, üniversiteye başörtüsüyle girmek isteyen 6 öğrencinin şikayeti üzerine dönemin Erciyes Üniversitesi rektörü hakkında kamu davası açtığını söyleyen Petek, “Bundan sonra Batı Çalışma Grubu’nun hedefi haline geldim. Arkasından baskılar devam etti. Baskılar artınca Başsavcılıktan alındım, İstanbul’a düz savcı yapıldım. 3 defa soruşturma geçirdim” diye konuştu.

Petek, o dönemde revaçta olan Çarkıfelek programının telefonlarının evine yönlendirildiğini ve bu yolla da mağdur edildiğini öne sürdü.

-Sanık avukatlarının soruları

İfadesinin tamamlanmasının ardından Petek, sanık avukatlarının sorularını yanıtladı.

Sanık avukatları, Petek’in anlattıklarıyla sanıkların bu davada yargılandıkları fiillerin doğrudan bağlantılı olmadığını, sanıkların 54. Cumhuriyet Hükümetini devirmekle suçlandıklarını belirttiler.

Avukatlar, Petek hükümet üyesi olmadığı için suçtan doğrudan zarar gören kişi olamayacağını, bu nedenle davaya katılma talebinin reddedilmesini istediler.

Bazı sanıkların avukatı Aykanat Kaçmaz’ın, Anayasa Mahkemesinin başörtülü öğrencilerin üniversitelere alınmamasına ilişkin düzenlemenin iptal istemini reddettiğini hatırlatarak, “Anayasa Mahkemesiüyeleri bu kararı baskı altında mı aldı?” sorusu üzerine Petek, o dönemde yargı mensuplarının brifinglere çağrıldığını ve baskı altına alındıklarını iddia etti.

Dönemin Anayasa Mahkemesi üyesi Sacit Adalı’nın da TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda, “Brifinglere korktuğum için katıldım, bugün utanıyorum” dediğini aktardı. Petek, “Bu ifadeleri okursanız, nasıl baskı altında olduğunu görürsünüz” dedi.

Avukat Kaçmaz’ın, AİHM’in, Türkiye’deki türban yasağıyla ilgili Leyla Şahin’in yaptığı başvuruyu da reddettiğini hatırlatması ve AİHM’in de baskı altına alınıp alınmadığını sorması üzerine Petek, “AİHM kararının mahiyeti, bu konudaki düzenlemenin iç hukukla yapılması gerektiği yönündedir” dedi.

Diğer sanık avukatlarının sorusu üzerine Petek, geçirdiği 3 soruşturma sonucu ceza almadığını, emekliliğini kendisinin istediğini söyledi. Petek, “Uğradığım baskılar sonucu artık devam edemeyeceğimi düşünüp kendi isteğimle emekli oldum” diye konuştu.

Sanık Çetin Doğan’ın avukatı Hüseyin Ersöz, Petek’in zarara uğramadığını, kendi isteğiyle emekli olduğunu, geçirdiği soruşturmalardan ceza da almadığını belirterek, bunun göz önünde bulundurularak katılma talebinin reddine karar verilmesini istedi.

Duruşma, verilen aranın ardından öğleden sonra müştekilerin ifadelerinin alınmasıyla devam edecek. - Ankara

28 Şubat Davasında 66. duruşma başladı

[AA]

28-subat-tahliye-yeni-jpg20140414152454-jpg20140627100000

 

28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren devirmeye, düşürmeye iştirak” suçundan yargılandığı davanın 66. duruşması başladı.
ANKARA

Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kapatılması sonrasında Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesine devredilen davada, bu mahkemedeki ilk duruşmaya tutuksuz sanıklar, avukatlar ve müştekiler katıldı.

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Fevzi Şıngır, ilgili yasa gereği kapatılan Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesine devredildiğini hatırlattı.

Şıngır, duruşma sırasında mağdur ve sanıkların birbirlerine karşı saygılı olmalarını isteyerek, “Amacımız, adil bir yargılamayla adaletin tecellisini sağlamaktır” dedi.

Sanık yoklamalarının alındığı duruşmada, savunmaları alınamayan sanıklar Eser Şahan, Doğan Temel ile Cevat Temel Özkaynak’ın savunma yapması bekleniyor.

Müşteki Petek: “Batı Çalışma Grubu’nun talimatlarıyla doğrudan mağdur edildim”

Duruşmayı, Zirve Yayınevi davasında tutuklu yargılanırken tahliye edilen emekli orgeneral Hurşit Tolon ile Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) üyesi bir grup kadın izledi.

Duruşmada, sanık, müşteki ve avukatlarının yoklamalarının alınmasının ardından ifadeleri alınmayan sanıkların duruşmaya gelmedikleri belirlendi.

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Fevzi Şıngır, ifadeleri alınmayan sanıklar Sedat Arıtürk ve Doğan Temel’in sağlık durumları nedeniyle mazeret bildirdiklerini, Eser Şahan ve Cevat Temel Özkaynak’ın ise yakalanmadığını belirtti.

İddianamede isimleri bulunan Eğitim-Bir Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, Ankara Özgür-Der adına Abdurrahman Çeliker ile 1998 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başörtüsü yasağı nedeniyle başvuran İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin de duruşmaya müşteki olarak katıldı.

Sesli ve görüntülü kaydedilen duruşmada, müştekilerin ifadeleri alındı.

Müşteki Avukat Reşat Petek, 28 Şubat döneminde Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaptığını, dönemin etkilerini genel ve özel çerçevede yaşadığını savundu.

Batı Çalışma Grubu’nun talimatlarıyla doğrudan mağdur edildiğini, zarar gördüğünü ileri süren Petek, “28 Şubat darbesinin hakim, savcılar ve yüksek yargı organları üzerinde nasıl baskı oluşturduğunu anlatacağım” dedi.

Başsavcı olarak görev yaptığı sırada dönemin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi seçilen Hüseyin Demirörs’ü ziyarete gittiğinde Demirörs’ün, artık eşi başörtülü olanları başsavcı yapmayacakların söylediğini iddia etti. Reşat Petek, Demirörs’ün kendi annesinin de başörtülü olduğunu ancak omuzlarını göstererek, “Öyle istiyorlar” dediğini aktardı.

Petek, merhum BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun 28 Şubat döneminde Yozgat’ta yaptığı bir konuşma nedeniyle hakkında soruşturma açılması istendiğini, kendisinin konuşmada bir suç unsuru bulmaması nedeniyle soruşturma açmadığını anlattı.

Bunun sonrasında, üniversiteye başörtüsüyle girmek isteyen 6 öğrencinin şikayeti üzerine dönemin Erciyes Üniversitesi rektörü hakkında kamu davası açtığını söyleyen Petek, “Bundan sonra Batı Çalışma Grubu’nun hedefi haline geldim. Arkasından baskılar devam etti. Baskılar artınca Başsavcılıktan alındım, İstanbul’a düz savcı yapıldım. 3 defa soruşturma geçirdim” diye konuştu.

Petek, o dönemde revaçta olan Çarkıfelek programının telefonlarının evine yönlendirildiğini ve bu yolla da mağdur edildiğini öne sürdü.

 

28 ŞUBAT DAVASI

[Milliyet]

IHA

28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren devirmeye, düşürmeye iştirak” suçundan yargılandığı davanın 66. duruşmasını başladı.
Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kapatılması sonrasında Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesine devredilen davanın ilk duruşması saat 09.30’da başladı. Mahkemede, şu ana kadar 99 sanık savunma yaptı. Savunmaları alınamayan sanıklar Eser Şahan, Doğan Temel ile Cevat Temel Özkaynak’ın savunma yapması bekleniyor. Mahkeme heyeti, mağdurlar beyanlarının alınmaya başladı. Dönemin Genelkurmay Başkanı ve askeri yetkilileri hakkında soruşturma açılmasından sonra davaya müşteki sıfatı ile müdahil olan 28 Şubat 1997 sürecinde Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek mahkeme heyetine o zamanlarda yaşadıklarını anlattı. Petek, “HSYK üyeliğine seçilen Yargıtay üyesi Hüseyin Demirörs’e, Ağır Ceza Başkanı ve Başsavcı olarak, ‘hayırlı olsun’ için gittiğimizde Demirörs de beni tebrik edip övgü içeren sözler söyledi. Sonra, ‘Nerenin başsavcısıydın?’ diye sordu. Yozgat deyince, biraz düşündü ve ‘İyi ama bundan sonra eşi başörtülü olanları başsavcı yapmayacağız’ şeklinde cümle kullandı” dedi.
“YAZICIOĞLU HAKKINDA DOKUNULMAZLIĞININ KALDIRILMASI İÇİN FEZLEKE DÜZENLEMEM İSTENİYORDU”
O dönemde Demirörs’ü ziyaret ettiklerini ve ziyaret edenler arasında bulunan bir kişinin, “Memurlarla uğraşıyorsunuz anladık da eşleriyle ne alıp veremediğiniz var?” diye sorduğunu belirten Petek, Demirörs’ün de, “Bilmiyor musun benim anam da başörtülü ama bundan sonra böyle istiyorlar” diyerek omuzlarını, apolet yerlerini gösterdiğini söyledi.
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu hakkında fezleke hazırlanmasını istediklerini anlatan Petek, şunları kaydetti:
“büyük birlik partisi’nin toplantısı sonrasında normal vukuat raporu ve bilgiler Başsavcılığa Yozgat İl Emniyet Müdürlüğü’nce gönderildi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra İl Jandarma Komutanlığı aynı toplantıyla ilgili Video kayıtlarını ekleyerek bir fezleke gönderdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif etmek suçundan Yazıcıoğlu hakkında dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke düzenlemem isteniyordu. Olayın polis bölgesinde olduğunu ve gerekli takip işlemlerinin Başsavcılığımıza iletildiğini söylememe rağmen, Jandarma Alay Komutanlığı ve Kayseri Jandarma Bölge Komutanlığı tarafından takip edildiği söylenerek ısrar edildi. Olay hakkında takipsizlik kararı verdim.”
“28 ŞUBAT’IN HUKUKSUZ UYGULAMALARINA KARŞI BİR ŞEY YAPAMAYACAĞIM GÖSTERİLMEK İSTENDİ”
Petek, “Yozgat’ta yayımlanan Yenigün gazetesi’ndeki bir makalede TSK’ya hakaret edildiği ileri sürülerek gazete ve yazarı hakkında neden dava açmadığım sorgulandı ve görevi ihmal suçundan Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nde yargılandığını” söyledi. Petek, bir olayı daha anlatarak, şunları kaydetti:
“Adliye lojmanında ikametimde kurulu başsavcılık telefonuna bir TV programı olan Çarkıfelek’in telefonları yönlendirdikleri için 2 gün boyunca telefonumun fişini çekmek zorunda kaldım. 28 Şubat’ın hukuksuz uygulamalarına karşı bir şey yapamayacağım gösterilmek istendi. Başörtüsü yasağıyla ilgili davayı açtıktan çok kısa süre sonra başsavcılıktan alınarak İstanbul’a Cumhuriyet Savcısı olarak atandım.”
Terör örgütlerinin hedefi haline getirildiğini ve buna rağmen korumalarının alındığını belirten Petek, “Yozgat E Tipi Terör cezaevi’ndeki görevlerimiz nedeniyle, 3 yıl 6 ayda kazılmış tüneli ortaya çıkarıp 80 hükümlünün firarını engellememiz nedeniyle, terör örgütlerinin hedefi olduğum halde, üstelik örgütün CD kayıtlarında ismim yer alıyorken, koruma polisim alındı ve korumasız olarak İstanbul’a tayin edildim” dedi.
Duruşma devam ediyor.